korkuyorum, korkuyoruz…

sonunda bir kitaplık edindim. evin her bir yerine saçılan kitapları sonunda ben de istediğim şekilde kategorize edip istediğim şekilde yerleştirebileceğim. çok istediğim eşyalar konusunda acelesi davranmamaya çalışıyorum. eşyaya çok para vermeyi seven biri değilim. hiç bir şeye çok para vermeyi seven biri değilim. keza bu kitaplık işinin de ne zamandır peşindeydim. ve sonunda ofisten birinin evdeki kitaplığından sıkılması ile letgo’ya konulmadan ben üzerine kondum. tek handikaplı durumu beyaz olması. evde beyaz hiç eşyam yok. bu sebeple biraz düşündüm olur mu, beni rahatsız eder mi diye ama sonra da yanında onun çok benzeri ufak kitaplığımın durumu kurtaracağına karar verdim. ve organize oldum. kitaplığı 150 liraya aldım nakliyeci benden 250 lira istedi. delirmişler. elbette canım görkem yine hızır gibi imdadıma yetişti ve arkadaşımdan alıp dün eve getirdi.

bu tarz demonte şeyleri kurma konusunda korkunç biriyim. nefret ediyorum. pazıl filan da yapamam ben mesela. sinir basıyor bana. yapamıyorum çünkü. fakat şahane çıraklık yaparım. alet edevatın adını bilirim mesela. alyan, kerpeten, ingiliz anahtarı, kargaburun, papağan pense gibi bir çok alet edevatı adı ile bilirim. ama kullanamam. kullanmak istemiyorum. bu yüzden görkem taşıdığı yetmiyormuş gibi kurmak da zorunda kaldı. koskoca kitaplığı bir saatten az zamanda kurduk. ben olsam pencereden atardım net söylüyorum. bir kaç defa bazı yerlerini sökmek zorunda kaldı filan. ben de sanki uzay mekiği yapıyormuş gibi hayran hayran bakıyorum. “ohaaa bunu nasıl anladın” gibi şaşkınlık ifadeleri ile istemeden de olsa gaza da getirmiş olabilirim onu. gecenin bir körü işimiz bitti ve yeni öğrendiğim bir kıymalı makarna ve süzme yoort ile taçlandırdık konuyu.

taşımak kurmak değil ama yerleştirmek işini aşırı ciddiye alırım. bu yüzden de kitaplığı salonun ortasında bırakıp yattım. onu yarın işten koşa koşa gelip mis gibi kahve eşliğinde yerleştiricem diye düşündüm. kısmet 🙂

her gün, her saat yeni bir kadın cinayeti haberi almak beni gerçekten hem çok üzüyor he de çok korkutuyor hem de isyan ettiriyor. bireysel olarak kendimizi korumamızı beklememiz filan gerçekten çok acıklı. çünkü koruyamayız. neden korumamız gerek? evimin önünde öldürülmemek için ne yapmam lazım? neden lazım? bir arkadaşımın yazdığı bir şeye çok kafam takıldı. kaç kadın evine yemek söylediğinde yalnız olduğu halde içerde biri varmış gibi davranıyor yazmış, kaç kadın bindiği takside ineceği yere giderken sanki telefonda biri ile konuşuyormuş ve yaklaştığını söylerek birinin onu beklediği imajını oluşturuyor yazmış, kaç kadın arkadan gelen birinin adımları kendi adımları ile aynı olunca kalbinin ritmi hızlanıyor diye yazmış. çok kadın. milyonlarca kadın. ve bunu o kadar kanıksamışız o kadar normalleştirmişiz ki garip bir durum gibi bahsetmiyoruz. ofis kankalarım ile bu gün herkesin telefonundan konumu gören bir uygulama yükleyip birbirimizi ekledik. ne için? haber alınamazsak en azından telefondan bulunalım diye. neyimizi bulacak gelenler? bu bir önlem mi? neden bunu yapmak zorunda bırakılıyoruz. bunu gerçekten bir erkeğin anlamasını beklemiyorum bile artık.  o kadar ayrı algılıyoruz ki dünyayı. hayatlarında böyle kaygılar hiç yok. o nasıl bir özgürlük kim bilir? daha çok dışarıda olmamız gereken daha çok bu konuları konuşmamız gereken zamanlar olduğunu düşünüyorum. korkumuz ile evlere kapanmak değil de daha çok sokaklarda, toplu taşımalarda olmak, daha çok kadın kadına ya da yalnız bir yerlere gitmek gerektiğini düşünüyorum.  erkeklere biz buradayız ve burası bizim alanımız dememiz gerektiğini düşünüyorum. erkeklerin yanında korkularımızdan, yaşadıklarımızdan bahsetmemiz, onların bu eril hayatlarının bize neler ettiğini anlatmamız gerektiğini düşünüyorum. tabi ki bunlar yeterli değil, fakat devletin bir şey yapmasını bekleyerek evlere, iş yerlerine tıkılıp da kalamayız. şehrin ortasında erkek cinayetlerine kurban gidiyoruz ki kuytularda köşelerde neler yapıldığını da en iyi biz biliriz. çok üzülüyorum ve gerçekten çok korkuyorum ben de.

konu bizim yapacaklarımızdan çok her yetişen çocuğu yetiştiren anne ve baba ve ailesi ile ilgili. oradan başlıyor aslında. fakat şu an da bayaaa hukuksuzluk sebebi ile ayyuka çıkmış durumda. tek istediğimiz toplumsal eşitlik. bu kadar!

bari sonu biraz güzel bitsin yazının. için açılsın. benim ki bayaa karardı.

 

öbdüm kib bay

norişko, kamusal insan, şahane pazar sabahları

kendi rekorumu asla kıramayacağım bir mertebeye taşıdım. bebekli bir evde 11 saat geçirdim.

cumartesi günü camcı’nın atina’dan gelmesini fırsat bilip soluğu ekibimizin yeni üyesi noriko’nun evinde aldık. eskiden anasının ya da babasının adını kullanırdık ev kelimesinin başında amaaa malum artık nariko’yu görmeye gidiyoruz. ben bile ilk defa bir bebe görmeye bu kadar istekli gidiyorum. yooo ikinci defa, yeğenim sahra’ydı hayatımda ki ilk bebek deneyimim. nariko bu deneyimi tadından yenmez bir noktaya getirdi. 11 saat onunla aynı evde kaldık ve doğru dürüst mızıklanmadı bile. bu sebeple kendisine puanım 1000. yine de bebek yapasım gelmedi. bence herkes de doormamalı zaten. ben doormaması gereken insanlardan olduğumu biliyorum. doorana da saygı duyuyorum. bence baya zor ve meşakatli bir iş ebeveyn olmak. her baba yiğidin harcı değil ve olmamalı.

cumartesi sabahın körü camcı ile buluşup nariko’ya gidince ve sohbette tatlı olunca akşam 11 de döndük. airbnb yeni gitti ben evime yeni döndüm. ve evde olmak şahane. big g gece çok geç saatlerde geliyor eve, biraz düşündüm onu beklesem mi diye ama tam o sırada uyumuş olabilirim. sanırım 3’de geldi. sabah da 12 de gitti. bazen eve sadece duş almak için gittiği zamanlar oluyormuş, buna da şükürmüş. insanın hayatına hiçe sayan iş kolları var. bu set işi de bunlardan biri. zerre umrunda değil kimsenin ne kadar uyduğu ya da ne yediği. sömürünün dibinde çalışıyorlar. ben bazen isyan ediyorum ofiste çıkan yemeklere ama big g anlattıkça çok üzülüyorum. işçiyi, emekçiyi ezen insan yerine bile koymayan işletmeler bi bitsin artık. saatlerimizi, günlerimizi, hayatımızı o işe veriyoruz ve maddi olarak karşılığını almadığımız gibi orada içtiğimiz çay, içtiğimiz kahve, su, yediğimiz yemek en leşi en ucuzu en sağlıksızı. buna içi el veren, çanak tutan iş verenlerde artık bi s.tirsin gitsin. yıl olmuş uzay biz en temel haklarımızı hakkında konuşmayalım artık bi zahmet.

şahane bir pazar sabahına uyandım. hayata kötü tarafından değil de iyi tarafından bakmak istediğim sabahlarım çok bu aralar. erken kalkan biri olarak yine 9 gibi( ki bu benim için geç bir saat) açtım gözlerimi. yatakta biraz dolandım, big g’i izledim sonra biraz saha sarılıp yımışık bir şekilde uyumaya devam ettim. köpük ovlan yatağa atlayıp bizi ezene kadar huzur içinde uyudum. dışarı çıkma vakti geldiği için ve big g’yi yatakta bulduğu için tüüm şımarıklığı ile yatakta resmen süründü. biraz da o bizim üzerimizde iken uyumaya çalıştık ama bu seferde konuşmaya başlayınca kıllı evladım kalktım, giyindim ve yürüyüşe çıktım. semtte ufak bir tur attık. sıcak ekmek aldık hayvan gibi pahalı fakat çok lezzetli mahalle fırınından. bunu ayda bir filan yapıyorum. yoksa yemin ederim ev ekonomisi ekmek yüzünden çökebilir. fakat bu sabaha o ekmek çok yakışırdı. sonra biraz kıllı evladımın arkadaşları ile sosyalleştik, eve döndük. mis gibiii kahvaltı hazırladım. o sırada da bir magazin programı açtım ki sabah saba saracak konumuz olsun. hedefi tam 12’den vurdum. big g direk sardı tabi televizyona. meh mehlenerek programa kahvaltımızı yaptık. normalde eski bir dizi filan açar öyle yeriz yemeğimizi, ama bence pazar sabahlarına ve gecikmiş kahvaltıya magazin çok yakışıyor. tabisi hepsini izlemedik, big g o kadar konuştu ki değiştirdim bir süre sonra 🙂

böyle sabahların aşığıyım. nefes aldığıma bile şükrettiğim sabahlar böyle sabahlar. sıcak evim, kahvaltım, big g, köpük ovlan ve ben. hayattan gerçekten tam olarak istediğim bu huzur. sonra big g sete ben de ev işlerine döndüm. aaa asıl bombayı söylemeyi unuttum yoort yaptım ve tutttuuuuu. taşşş gibi yoordum oldu. günlük sütten yapınca oluyor işte, çiğ süt ile yapamıyorum ben. bunu artık kabul ediyorum. pazar sabahı yataktan ” hadi yoordu tadalıııım” diye kalktım. çoook güzel oldu. artık bence yapabilirim ne zaman istersem.

kamusal insanın çöküşü kitabını okumaya devam ediyoruz. hiç bilmediğim şeyler öğrenmek ile birlikte bildiğim fakat unuttuğum şeyleri de hatırlamama yardımcı oluyor bu okuma serüveni. bir yandan da insanın anlam arayışı kitabını okuyorum. insanların neden bireyselleştiğini çok daha iyi anladım diyebilirim. bunda da bir sakınca görmüyorum açıkcası son tahlilde. kamunun insanlara ne yaptığını çok kötü örnekler ile tekrar tekrar hatırlıyorum. bahsedilen ideal kamu ise ona da bayaa uzağız bence.

son zamanlarda bir şey izlemedim pek. bu arada okuyasım var izleyesim değil. filmini sevmediğim ama müziğini sevdiğim bir klibi şuraya bırakıp işe dönüyorum.

öbdüm kib bay

kitap klübü, aburcubur dayanışması

evi yine airbnb’ye verdiğim için kısa süreğine fuli’de kalıyorum. bahsetmiştim bundan sanırım. yarın kendi evimize döneceğiz köpük ovlan ile. bu airbnb benim için değişik bir deneyim oluyor her açıdan. hem para kazanıyorum hem de her seferinde bir farkındalık yaşıyorum. mesela bu haftayı fuli ile geçirmek gerçekten çok harika oldu. çook uzun zamandır arkadaşız ama bir evin içinde bu kadar zaman geçirmedik. ve birinin evinde olmak onun hayatının içinde olmak demek. fuli sanırım benim hayatımda tanıdığım eeen paylaşımcı ve eeen dayanışmacı insan. daha önce de böyle düşünüyordum onunla ilgili ama evde birlikte vakit geçirince benim düşündüğümden çok daha fazlası olduğunu gördüm. birine koşulsuz şartsız her desteği verebilecek türden biri o. ve bu onu eksiltmiyor aksine daha çoğalıyor her anlamda. buradan yine tabi ki kendime pay çıkartacağım, ben aşırı şanslı bir insanım. evren beni kesinlikle seviyor. ve ben de onu aşırı seviyorum.

dün akşam fuli ile aynı gün regl olmamızın şerefine eve yüz maskesi ve aburcuburlar ile gittim. cips, çikolata filan. çünkü gadınlık! bizim çocukların japon’ya macereları gelmiş. açtık bir de onu. sıcak su torbam, yüzümde maske ve çikolata ile şahane bir akşam geçirdim. bu çocukları çok seviyorum, kendilerini oldukları gibi seviyorlar. ve bu karşı tarafa kesinlikle işliyor. her izlediğimde ” evet yaaa bırak milletin ne dediğini sen ne yapmak istiyorsan onu yap” diyorum. başkaları için yaşamıyoruz. şu hayatta zaten başkasını mutlu ederek filan mutlu olamayız. genel geçer toplum kurallarını bir kere daha şuradan lanetlemek istiyorum. yaşasın genel ahlaksızlık 🙂

japan

ofiste bir kitap klübüne başladık. ilk kitabımız kamusal insanın çöküşü. gene yayın yönetmenimiz bizi topladı ve resmen konuyu bilal’a anlatır gibi anlatmaya başladı. başka türlüsünü anlamam mümkün değil keza. henüz çok başındayız kitabın fakat iş yerimde böyle şeyler olduğu için yine evrene şükrettiğim bir gün yaşıyorum. sabah ofise gelip kahvelerimizi alıp elimizde kitaplar ile toplantı odasında kritik yapıyoruz. hiç bilmediğim şeyler öğreniyorum, bildiklerimi hatırlıyorum. bugüne puanım şimdiden 5.

arada bir deee film önerisi aldım. şuraya da iliştireyim de izledikten sonra da yazarım.

p14336447_v_v8_aa

yarın akşam ilk defa pet taksi kullanarak evimize döneceğiz. bu konuda biraz heyecanlıyım. köpük ovlan ile ilk defa onun için özel olarak gelecek bir araca bineceğiz. biraz pahalı kabul ediyorum, fakat şahane bir girişim. biz köpek ve kedi sahibi ebeveynler için bir yerden bir yere gitmek gerçekten çok zor özel aracımız yok ise. neredeyse hiç bir toplu taşıma almıyor bizi. oysa ki bir otobüse bir metroya binip istediğimiz yere gidiyor olabilmemiz lazım evlatlarımız ile. insandan daha fazla zarar vermez ki bizim çocuklar. bu konu benim bayaa kanayan yaram. neyse sevimlipettaksi diye bir yeri takip ediyorum sosyal medyada. oldukça tatlı insanlar sanırım. yani izlenimim o yönde oldu. bakıma muhtaç hayvanlarla da ilgileniyorlar. param bari bööle yardımsever bir yere gitsin diye yarın onları kullanmaya karar verdim. çok kısa bir yolculuk olacak umarım umulmadık maceralar yaşamayız.

sabah da postaneye uğrayıp geldim ofise. camcı’ya yılan hikayesine dönen mektubumu sonunda yolladım. bu sefer hayalimdeki gibi olmadı ama bir sonrakine tam olarak içime sinen bir şey yollayacağım. sanırım en son 20 sene önce postaneden mektup gönderdim ve sanırım o da camcı’yaydı :))

öğlen oldu ben daha doğru dürüst çalışmadım. azıcık iş yapayım ama önce taze kahve yapayım. belki önce biraz şunu izlerim.

 

öbdüm kib bay

her öğretmen sevilmiyor

hayatım boyunca en manasız bulduğum gün öğretmenler günü. lisede bir iki öğretmenim dışında bana denk gelenler hakkında olumlu bir şey söylemem ne yazık ki mümkün değil. hele ki ilkokul öğretmenim bir çocuğun başına gelebilecek en kötü öğretmendi. sıra dayanağı ne demek, sınıfın önünde aşağılanmak ne demek, ayrımcılık ne demek hepsini öğrendim kendisinden. beni sevmesini en çok istediğim insanlardan biriydi o yaşımda. o ise sevgisini annesi babası zengin olan çocuklardan yana kullanıp beni ve benim gibileri her bulduğu fırsatta aşağılıyordu. sıra dayağı zamanı onların ellerine cetvelle dokunurken bizimkine duvarlarda yankısı çıkacak kadar sert vuruyordu. sınıfın önünde yanına çağırıp attığı tokatlardan bahsetmiyorum bile. ne yazık ki annem babam çalıştığı için o zamanlar çok nadir bulunan ve sabahtan akşama kadar eğitim veren bir okuldu bizim okul. hatta uzaktan gelen çocuklar için yatılı bölümü de vardı. öğretmenden okulda çektiğim yetmezmiş gibi evde de anne babadan çekerdim. bu yüzden çocukluk dönemim öyle anlatacağım şahane hikayeler ile dolu değil. hala bu konuyu aşmış değilim. durup dururken biri sevgi gösterisinde bulunursa bana, ne yapacağımı bilemediğimden bazen gözlerim dolar.

bu yüzden bu günün anlam ehemmiyetine ilişkin başka konulara değineceğim. dün birden karşıma çıkan eski telefonumun hafıza kartı ile yine kendimi yakın geçmişimde buldum. camcım ile komşuluk yaptığımız, bir yandan yeni deneyimleri ayrı ayrı yaşadaığımız bir yandan da sürekli birbirimizin evine misafir olduğumuz yıllar. renk kardeşlerin küçüü yeni gitmiş dubai’ye öbürü ise gerçekten hayatımda içinde bulunduğum en sexi eve taşınmıştı. hepimizi değişik şeyler yaşıyorduk. şimdi başka işlerde, başka manitalarla hatta başka şehirlerde yaşıyoruz. şu an ki halimden asla pişman değilim yanlış anlaşılmasın, aklım yapamadıklarımda 😉 sanki o zamanlar şimdi bakınca ikinci ergenliğimiz gibiymiş. kırk yaşımın bana verdiği yetkiye dayanarak bunu söyleyebilirim. kırk oldum diye bana bir olgunluk elbette gelmedi sadece anlamsızca eski günleri hatılıyorum sürekli. özlemle anmak değil de daha çok şükür mahiyetinde.

dün big g ile mahallede yeni açılan kitapçıya gittik. kitapçı mı olayım cafe mi olayım, restorant mı olayım arasında kalmış bir yer olmuş. sanki biraz acele açılmış, sabırsız davranılmış. içi fena değildi amaaaa bahçesinin şahane olduğunu söylebilirim. eğer hayvan dostu bir işletme olursa köpük ovlan ile bahçesine kurulabiliriz kışın, kitap okur sahlep içeriz belki. gutensiz ve şekersiz atıştırmalıklarını tırtıklarız belli mi olur? sonra yemeğe gittik veee bana pazar arabası almadığı için, ki neden onun laması gerektiğine mantıklı bir açıklama bulamadım henüz, big g’yi semtimizin pazarına sürükledim. ve tüm aldığımız şeyleri yükledim kendisine. şanslı olduğu için dönüşte taksi bulduk da abi bizi yukarı bıraktı. eve gelip portakallı kereviz yaptım.

tabi ki biz de the mandalorian’a düştük. aşırı beğendim diyemem ama beğenmedim de değil. dizide ki en güzel şey bebek yoda olduğunu düşündüğümüz canlı. her bölüm yaklaşık 30-35 dakika. o yüzden vıt vıt bitiyor çabuk akıyor. 3 bölüm yayınlandı ve hepsini de izledik. big g de beğendi ama yani bir aşırı yükselmedi o da.

geçen hafta telefonum bozuldu diye baya sinirlenmiştim. sonra dedim ki ya bırak bj, ne için çalışıyorsun. her türlü ödersin. ne aldın sanki. sal gitsin dedim ve saldım. cumartesi birden daha önce evimde defalarca kalan türk asıllı fransız çocuk mesaj attı. burada kalma süresi uzamış ama kaldığı ev artık müsait değilmiş. senin evin müsait mi dedi. bir kaç dakika da organize oldum ve dün köpük ovlan ile fuli’ye taşındık. cuma gününe kadar orada kalacağız. köpük ovlan fıli’ye çok aşık olduğu için onun da keyfi yerinde. iki odalı olduğu için evi benim de keyfim yerinde. eh telefonun bir kısmının da parasını ödemiş olacağım. daha neeee!!! o yüzden diyorum sık sık, sal gitsin. biraz bırak.

buna çok güldüm, gerçekten seviyorum ikisinide 🙂

 

öbdüm, kib bay

arada 40 oldum

bu merkür gerilemesinde bir çok şeyi geride bıraktım ben de. mesela eski yaşımı, eski telefonumu, bir takım kaygılarımı ve umarım üşengeçliğimi 🙂

bugün resmi doğum günüm. ama aslında 16’sında doğdum kasımın. iflah olmaz bir akrep ve daha da iflah olmaz yükselen boğa’yım. merkür retrosu bana teğet geçti diyecektim ki son günlerinde yine yüzümü güldürmeyi başardı. asıl doğum günüm olan 16 kasım günü eski telefonum bizleri terk etti. aslında uzun zamandır gideceğini hissediyordum kendisinin, ne zamandır talep ve istediklerime ya cevap vermiyordu ya da kendi istediği zaman dönüş yapıyordu bana. kendisinden gizli başka telefonlara göz kırpmaya başladığımı hissetmiş olacak ki beni doğum günümde terk etmeye karar verdi. alçak. ama sanıyor ki yerine başkası gelemez. kimse vazgeçilmez değil taaam mııııı!

telefonu bozulunca 2 saat internetteki tüm faq’ları okudum neredeyse yazılım güncelleme ile ilgili tüm youtube videolarını izledim. geldiğim nokta kaçak yazılımı pc’ye indirip oradan telefona yükleme noktasına geldi. sonra birden ağlamaya başladım. çünkü ne yapsam nafile, geri gelmeyecekti. ben istediğim zaman değil de o istediği zaman beni bıraktığı için çok kızdım. sonra birden dedim ki, sıçarım bööle işin içine ben gidiyorum kendime doom günü hediyesi telefon almaya. giyindim çıkarken son bir hamle elif komşu’mun kapısını çaldım. beni onu terk etmemem son bir şans vermem için ikna etsin diye. fakat elif, madem istemiş gitmeyi s..tirsin gitsin sana telefon mu yok, dedi. içtim türk kahvemi kendime geldim. atladım arabaya gittim nefret ettiğim bir avm’ye. daha önce göz kırptığım telefonun yanında aldım soluğu. zaten kendisinin bencil işletim sisteminden de yılmıştım. şunu yapmak için bu lazım, bunu yapmak için şunu indirmek lazım filan. hep bir yokuş. ben de sorun çıkarmayacak, kullanıcı dostu mis gibi yepis yeni bir telefon aldım. bu arada telefon fiyatları ve çeşitliliği hakkındaki konuya girmeyeceğim. eğer daha önce ponçik yarim big g ile bakmamış olsaydık sanırım teknosa’da saatlerce hangisini seçeceğim beeen diye ağlayacaktım. 14.000 tl’ye telefon var. ben iki sene önce o paraya araba almıştım.  gerçekten inanamıyorum bazı şeylere. yaşlanıyorum sanırım.

nereden bakarsan bak 40 oldum bu arada. henüz daha bir kişi bile yaşımı doğru tahmin edemedi diye seviniyorum. geçen akşam takside denedim, çok hoş sohbet ve oldukça kibar bir şofördü. bana sürekli genç olduğumdan, benim yaşımdakilerden filan dem vuruyordu. ben de kaç yaşımda olduğumu düşündüğünü sordum. en fazla 30 dedi. evet buna seviniyorum. saklamayacağım. sanki o 30 dedi diye 30 oluyorum ben. evet. bu düşünce daha zamanım var yeaaa rahatlığı getiriyor bana. çünkü 30 ile 40 arası 40 ile 50 arası gibi değil. artık o aralar biraz daha farklı sanki. sanki zamanım azalıyor ve benim daha yapmam gereken çok şey var. daha çok yer görmek, daha çok kitap okumak, daha çok film izlemek, daha çok kendime dönmek bir şeyleri iyileştirmek. zaman dediğimiz şey bayaa acımasız. akıyor. hiç durmuyor. ve sanki ben yetişemiyorum. henüz tam yapmak istediklerimi bile yapamadım. bu yaşımda diliyorum ki başkalarının dediklerini daha az taktığım, toplumsak kalıplardan sıyrıldığım bir yaş olsun. başkaları ile konuşmayı bırakıp daha çok kendime döndüğüm, içimden mutlu olmayı başardığım yaşlarımın başlangıcı olsun. korkumdan üşengeçliğimi bile bırakacağım neredeyse. zaman geçiyor yeterince parkda zaman geçirmedim ben diye sabahın köründe kıllı evladım ile parklara düştüm. iyi geldi kabul ediyorum ama üşengeç biri için sürdürülebilir değil ne yazık ki 🙂 demek ki kendimi olduğum gibi kabul ettiğim yaşlarımın başlangıcı olsun.

IMG_20191117_142651

resmi olmayan kutlamalardan sonra ve telefonum yüzünden teknosa’da geçirdiğim 5 saatin sonrasında ki gün kendime gelebilmek için. kıllı evladımdan başlayarak bütün evi yıkadım. şu yukarda kendisi yıkandı ve iki defa fırçalandıktan sonra ki mayışık hali. çünkü ailecenek üşengeciz ve yayılmacılık politikamızdır. 🙂 abartmıyorum sabahtan akşama kadar bir çamaşır makinası çalıştı bir kurutucu. kim bilir ne kadar gelecek elektrik faturası? olsun başka türlü yeni yaşıma giremezdim. helal olsun bana. sonra da elif komşumun izle dediği bir şey açtım netflix’den. açmaz olaydım demeyeceğim. iyi ki izledim. fakat çok acı ve çok korkunç. insanın acımasızlığının, saf kötülüğün ne olduğunu görürken bir yandan da saf iyiliği görüyoruz. çünkü hepsi bize dair işte, bu kadar basit.

tt10915286

gerçekten ne yazacağımı bilemiyorum bununla ilgili. dün ice ile de bezer bir şeyden bahsettik. kimse kimsenin deneğimine müdahale edemez. bu bizim haddimiz değil. iyilik adına yaptığımızı düşündüğümüz şeye bile hakkımız var mı bir bakmak lazım. yaşanan şeyler ne olursa olsun alınan dersler bambaşka. bir de yeri gelmişken unutmamak için yazmak istiyorum, ice dün dedi ki bana herkesi anlayamaya çalışmak diye bir şey yok. oturup bir şeyi bir başkasının neden yaptığını düşünmek boşa kürek çekmek. çünkü bunun nedenini ancak o kişi bilir. anladığını düşündüğün şey bile acaba gerçekten anladığın şey mi? yani demem o ki, bırak. su aksın izin ver. bazen bazı şeyler dağıldı ise dağınık kalmalı. senin dağıtmış olman ya da başkasının dağıtmış olması fark etmez. demek ki dağınık olmalı şimdi.

bu aralar yine youtube’a düştüm. ben de balinaları izlemek istiyorum.

 

öbdüm. kib. bay

 

 

yine ölmedim, fuardan geldim

yine bir istanbul tüyap kitap fuarı sonrası. fakat bu sefer hemen yazıya sarılmadan önce insan detoxu yaptım. 12 gün fuarda çalıştım, köpük ovlan ile annemlerde kaldım. ve pazartesi evimize döndük. iki gün evden hiç çıkmadım desem yeridir. sadece kıllı evladım ile ufak semt turları attık. semtin her milimetrekaresini baştan koklaması gerektiği için uzun, ve bol duraksamalı yürüyüşler oldu. canım big g’nin de izinleri aynı güne denk geldiği için sadece onunla vakit geçirdim. o da sessiz bir adam olduğundan detoksuma zeval gelmemiş oldu.

artık fuar ile ilgili oraya buraya kafamı vurmak istemiyorum. geçti gitti geride kaldı, yenisine teee bir yıl var demek istiyorum. ne yazsam, ne kadar ağlasam, ne kadar dövünsem boş çünkü. her şeye her sene yeniden maruz kalıyoruz.

şurada kırkıma basmama iki gün kalmış. ponçik ve orta yaşlı kalbimi hiiç bu tarz şeyler ile yoramayacağım artık. bazı şeyler için yaşlıyım bunu kabul ediyorum. hayatımın geri kalan kısımlarını sakinlik içinde ve kabul ederek geçirmek istiyorum. ama şunu da söyliyeyim gitmeyin kardeşim kitap fuarına filan. oturun evinizden sipariş verin kapınıza gelsin. ne kendinizi ne bizi örselemeyin. ya da gelin canım kardeşlerim fuara, gelin ve bizlerle, çalışanlarla güzel güzel kitap konuşun, şu yazarın kitabını yeniden basacak mısınız filan deyin, ama ayraç demeyin, poşet demeyin. sevin bizi ya.

canım kış geldi, fuar bitti ve eve döndüm. ve yulaf yemeye başladım bu sabah itibarı ile. en fazla bir hafta içinde sıkılıcam ama en azından deniyorum. bu yulafı ben sadece bir gece önceden süte yatırınca ertesi gün tüketebiliyorum. 64644987 varyasyonunu denedim benim sevdiğim bu. bir de ince yulaf olacak. alıyorum normal yulafı çekiyorum rondoda öyle kullanıyorum. pekiii dün akşam ne oldu. ben bir paket normal yulafı makinede çektim veeeee kavanoza doldurdum. kavanozu da evyeye koydum. sonra bir göbek hareketi ileeee hepsini lavabonun içine, hattaa lavaboda duran su dolu tencerenin içine düşürdüm. yorgunum dostlar yoruldum artık.

merkür retrosu bu sefer beni fazla hırpalamadı diyeceğim ama ufak tokatları resmen can yaktı. bu yulaf olayı gibi manasız zilyon tane şey geldi başıma. amaaa ne diyoruuuz geçti bitti.

akşam big g ile bana telefon bakmaya gideceğiz. aslaaa sevmiyorum bu tarz şeyler almayı. almayı demeyeyim bu tarz şeylere para vermeyi. çok pahalı çünkü. ve gereksiz buluyorum. ama bir yandan da ihtiyaç işte. neyse gel gidelim bak beğendiğini alırız nolacak pahalı şeylere bakmayız, deyince ben de ikna oldum. asıl amacım rossman’a gitmek. en sevdiğim ürünleri olan domol’lerde bir alana diğeri yüzde elli indirimli kampanyası var. telefon yerine parayı onlara gömeceğim ama big g bunu bilmiyor. bir de kereviz almak istiyorum. çünkü kış bunu gerektirir. portakkallı kereviz pişmeyen eve kış geldi denmez. 🙂

ofiste elbette beni bekleyen dünyalar kadar iş varken ben burada goy goy yapıyorum. gideyim de gerçekten iş yığınımın üzerinden biraz süpüreyim.

mustafa sandal’ın yeni şarkısını gördüm az önce ve 90’lar şarkılarına düştüm yeniden. olmamış benceeeee. ben 90’lar türkçe popu çok özlüyorum.

öbdüm kib bay

evet heyecanlanıyorum

büyüdüğümü anladığım zamanlar oluyor bu aralar. şöyle ki, neredeyse on yıldan fazladır yalnız yaşıyorum. sanıyorum bu zamana kadar hep bir şeylerin mücadelesini verdiğim için,içinde bulunduğum durumun farkına varamamışım. mesela, genellikle geçim derdinde oldum, sürekli bir şeyleri bir şeylere denk getirmeye, hayata yetişmeye çalıştım. bu hali hazırda devam ediyor zaten, fakat elim bollaşınca yaptıklarım bana yaşadığımı ve yaşadığım hayatın daha da farkına varmamda yardımcı oldu. hafta da iki gün sinemaya gitmek, gece canımın istediği saatte gidip dışarda yemek yemek, beğendiğim bir şeyi “buna gerçekten ihtiyacım var mı?” demeden sırf beğendim için almak. elbette  yine ihtiyacım olup olmadığını düşündüm. bu bu kadar eder mi, bu paraya değer mi diye kıyas yaptım. fakat ne zamandır bunları aşırı düşündüğüm için beş düşünmek yerine ikincisinde almaya karar verdim. film izlerken kendime yemek söyledim market paramı harcadığımı düşünmeden. bir yerlere gitme planları yaptım, o planların gerçek olabileceğine olan inancım arttı.

para özgür olduğumuzu bize hatırlatıyor. en azından şehirde yaşayan, kirasını kredisini ödemek için 9-18 çalışan insanlar için. şimdi buradan oturup sistem eleştirisi yapmayacağım. bu düzeni sevdiğimden ya da desteklediğimden söylemiyorum bunları. ama sistemin içinde olduğum sürece ve dışına çıkmayı da totom yemediği sürece para hayatımın bir gerçeği. hiç bir zaman çok param olması ile ilgilenmedim. kurduğum kurmaya çalıştığım hayat bana her şeyi ile yetiyor. parayı güzel bir araç olarak kullanmaktan bahsediyorum. arabam varken de böyleydi. beni memnun olmadığım bir yerden kurtarması ya da hayalini kurduğum geziyi yapabilmem için vardı arabam. ve evet kurtardı da beni ve evet o hayalini kurduğum tatili de yaptım.

dün akşam evde oturup bir şeyler izlerken birden bire big g joker filmine neden gitmediğimi filan sordu. herkes gitmişti filme, ben bir türlü denk getirememiştim. o kadar da hevesli de değildim filan derken hadi kalk gidelim dedi. akşam dokuz olmadan semtin ne yazık ki avm’nin içinde ki sinemaya gittik. çünkü bunu yapabilirim. neyse o sinemeda yer bulamadık yok saati uymadı derken atladık taksiye biraz daha uzak olan başka bir avm’ye gittik. ve saçma bir para verip filmi izledik. saçma filan ama yapmak istedim ve yaptım. gecenin bir yarısı film bitimi eve taksi ile döndüm. oradan bir bira içmeye de gidebilirdim. of anlatabiliyor muyum? şu an kurduğum hayatın tadına daha çok varabiliyorum. biraz daha imkanlarım iyi, yaşım daha büyük, daha sakin ve uyumlu bir manitam var, evden çıktım girdim kimseye hesap vermem gerekmiyor. yani sadece paramın olması değil mesele. tüm düşündüğüm şeylerin şimdi sanki bir bir yerine oturma hissinden bahsediyorum. para bunun yadsınamaz bir gerçeği. ilk kriter değil ama bir kriter.

kendime hayal panosu aldım. üzerinde unutmamam gereken fotolar var, mesela camcı ile sabahladığımız o teknede çekilen fotomuz, çünkü bence o akşam bir şeyleri yerinden oynattık, bir şeylere fazla karıştık, mesela camcı ve renk kardeşler ile çekildiğim hepimizin güldüğü hayatımda çok nadiren güzel geçirdiğim bir yılbaşından foto var, ofis kankalarım ile gittiğimiz tatilde ceza yediğimizden bi haber güneşin doğuşu ile çektiğimiz foto var. big g var mesela. şehir içi otobüs ile gidilebilecek en uzak noktaya gittiğimiz, şahane bir hafta sonuna ait foto. bunlar yaptıklarım. bunlar farkında olmak istediklerim. şimdi onlara ek yapacağım. gitmek istediğim ülkelere ait şeyler koyacağım ve sonra oralara gidince çektiğim fotoğraflarla yerlerine yenilerini ekleyeceğim. çok yemek istediğim bir yemek de olabilir bu ya da hissetmek istediğim bir duygu olabilir. duygunun fotosunu nasıl bulurum bilmiyorum ama bulurum bence.

işte bunların hepsini yaptığım ve yapabileceğimin farkındalığına varıyorum. evet kırkıma az kala varıyorum. iyi ki farkına varıyorum. kaygılardan ve planlardan uzak bir hayat o kadar da imkansız değil. her şeyi planlayamam elbette. sıkı sıkı plan yapmaya da gerek yok. akışta kalıp sonra onunla uyum sağlayarak gitmek istediğin yere gidebilirsin bence. akış bana hep kocaman ve akıntısı çok olan bir nehir gibi geliyor. akışta kal. nehre uyum sağla. sen istesen de istemesen de o akıyor ve seni bir yere götürecek. uyum sağlar isen eğer oraya daha sakin ve daha az efor ile gidebilirsin. akışı fark edersen ara sıra kendini kıyıya doğru çekip dinlenebilir sonra yine devam edebilirsin. çünkü o nehir hayatın. ve akıyor. geçiyor. geçtiğin yerlere tutunarak yaşayamazsın, çok ileri de görmüyorsun. kayalık mı, dallar var mı, yaban hayvanları sana tuzak mı kurdu bilmiyorsun. bunları düşünerek kaygı ile yaşamak yerine akışa bırak. seni eninde sonunda bir yere götürecek.

şu anımdan, var olduğum yerden olduğum kişiden çok memnunum. etrafındaki herkes seçtiğim ve birlikte olmak istediğim insanlar. işim, arkadaşlarım, manitam. hayatımın hiç bir durumunda bu kadar her şeye ben karar vermemiştim sanırım. ve buna bayılıyorum. bu işe gelinceye kadar çok fazla sevmediğim işte çalıştım, bu arkadaşlara gelene kadar çok defa kazık yedim ya da yanıldım. bu manitaya gelene kadar çok heyecanlandım, çok batırdım, çok yanıldım. şimdide bunları değiştirmek isteyebilirim. bu sefer sanki güç benim elimde. farklı sürprizlerle de başa çıkabilirim. o gücüm de var şimdi. hayatımda ice gibi camcı gibi ilham aldığım, cesaretlerini örnek aldığım ya da tertemiz kafalarına gıpta ettiğim insanlar var. hahaha camcı’dan ilham aldığımı şuraya yazmasa mıydım? kayıtlara geçmesi iyi mi oldu bilmiyorum. 🙂

burada kadın olmayı istediğim kadar övebilirim. benim blogum benim sayfam sonuçta. bu yukarda saydığım şeyleri bu ülkede yaşan bir kadın olarak başardığım için de bence şahaneyim. kendi kararlarını kendinin almasına izin verilmeyen bir ülkede, etrafımda her kararını kendi alan ve iyi ya da kötü olan sonuçlarının da farkında olan bedel ödeyecekse de ödeyen sonra yine bile isteye hata yapan kadınlar var. hiç bir erkeğin hayatını kurmak için kadınlar kadar zorlandığını düşünmüyorum. ben gece evime güvenli bir şekilde yürüyerek gidebileceğim semte bile karar vermek zorundayım sonuçta. bu seçimler bizler için çok daha sınırlı iken bunları başarıyoruz. güvenli alanlarımızdan çıkıyoruz, mis gibi yeni denizlere gidiyoruz. istifa ediyoruz, bebek yapıyoruz ne biliyim işte oof canım kadınlar.

heyecanlanıyorum hala manitam ile gece sinemadan çıkarken evet, hala heyecanlanıyorum arkadaşlarıma evde yemek hazırlarken, evet heyecanlanıyorum iş çıkışı ofis kankalarım ile bira içmeye giderken. çok mu basit geliyor kulağa bunlar. ben bunları yapabilmek için tüm bedelli ödedim. şu kadarcık basit şeyleri yapmak için büyük savaşlar verdim. kendimle, ailemle, işimle. ve evet heyecanlıyorum bunları hep yapabildiğimde. ve bj sana da helal olsun 😉 daha da savaş daha da güzel bir hayat kur kendine. herkese inat bildiğini oku sen.

öbdüm kib bay