şükran taşı

bugün şahane bir şey öğrendim deniz bağan’dan. zaten süreçte her gün bir şeyler öğreniyorum kendinsen ama bazen de akılda kalıcı, ilham verici bilgiler paylaşıyor kendisi. bugün de şükran meditasyonu yaparken şükran taşından bahsetti. ne şahane fikir. cebine yolda bulduğun ya da senin için değerli olan herhangi bir taş koyuyorsun ve gün içinde elini cebine her attığında ve taşa dokunduğunda 3 tane şükran duyduğun şey geçiriyorsun içinden. müthiş. şu anlamda müthiş, ben daha önce bir şükran defteri tutuyordum ancak bu bu taş kadar kullanışlı değil açıkçası. üşeniyorum, defteri bulamıyorum falan filan. yapmak isteyen her halükarda yapar da işte bazen de insan üşeniyor. ben normal insanlardan daha da fazla üşeniyorum. bu şükran taşı üşenmenin de önüne geçer hem de hatırlatır bana şükran duymam gereken şeyleri.

bugün doğduğumdan beri aldığım nefes için, gördüğüm şahane güzellikteki şeyler için, dokunduğum, tattığım her şey için şükran duydum meditasyon sırasında. aslında her gün yaptığın ve yaptığının da farkında olmadığın şeyler o kadar önemli ki. gözünü açman, yataktan kalkmak için bir sebebinin olması, kahvaltı etmen, kahve içmen hatta banyoya gitmen yüzünü yıkaman bile aslında şükran duyman gereken şeyler.

bu sabah uyandım ve sular kesikti. yüzümü elime su dökerek yıkadım, bunun ne kadar zor olduğunu hatırladım ve şükrettim. şükretmekten öte bunun devamlılığını sağlamak için de insanın aklına türlü türlü fikirler geliyor. su kullanımına dikkat ediyorum ben mesela. elde bir şey yıkamamaya, suyu boşa harcamamaya dikkat ediyorum. çünkü bu bolluğu eğer kıymetlice kullanmazsak bitecek. bu çok açık. o yüzden de aslında şükran duyduğumuz şeylere bir adım sonra da sürdürmeye yönelik harekete geçmeye neden oluyor. olmalı. olsun. 🙂

ben uzunca zamandır ama epeey uzunca zamandır içinde bir şey yapmalıyım hissi ile yaşıyorum. yani onun ne olduğunu asla bulamıyorum fakat yapmam gereken öğrenmem gereken bir şey olduğunu hissediyorum. bu hisle bir çok işe başlıyorum ya da bir şeyler öğrenmeye başlıyorum ama tatmin olmuyorum. tatmin olmayınca da ya o iş yarım kalıyor yani ben yarım bırakıyorum ya da soğuyorum o işten. bunun neden böyle olduğuna, aradığımın ne olduğuna kafa yormaya başladım bir süredir. nereden geliyor bu tatminsizlik hissi. üstelik yaptıklarımı da ya beğenmiyorum ya da diğerlerinin ki gibi olmuyor. yani kıyas yapıyorum ve kendi içimde kayıp ediyorum. anlayacağın kafalar karışık. bu sefer farklı bir yol izlemeye karar verdim. yine aklıma yapmak istediğim bir şey geldi ve bununla ilgili araştırmalar yapmaya başladım fakat bu sefer farklı bir yol izleyip bu şey için bir bedel ödeyeceğim. yani hem maddi anlamda bir bedel ödeyeceğim hem de bana bunu öğretecek kişiye de söz verdiğim için kendimi manevi olarak da bir yükümlülük altına sokmuş oldum. bu sefer en azından temelde öğrenirsem konuyu sanki oradan yürüyebilir kendimi daha da geliştirebilirim gibi geliyor. bir şeyler yapmam gerek gerçekten. meditasyon okey, çalışıyorum evet ama bir şeyler öğrenmem ve o öğrendiğim şeye tutunarak devam etmem gerek. bugünler böyle gitmez ise en azından üç beş kuruş kazanacağım uzaktan yapabileceğim bir işim olsun çok istiyorum. artık bu adımı atmaya karar verdim.

bir de şu videolara takıldım son zamanlarda.

bazen saatlerce izliyorum hiç abartmıyorum. sanki onlarla ben yapıyorum. ruhum rahatlıyor. koşturma yok, aksiyon yok, bana bir şey satmaya çalışmak yok, marka anlaşması yok. tabi onun bana bir şey satma kaygısı yok ama yani ben de her gördüğümü istiyorum izlerken o ayrı.

azcık izlicem şimdi bak canım çekti.

öbdüm kib bay

meditasyon notları 28.11

hemen hemen her gün meditasyon yapmaya özen gösteriyorum. hiç içimden gelmediği zamanlarda bile bir iki dakika nefesime odaklanıyorum mutlaka. ben genellikle hali hazırda yönlendirmeli meditasyonlar yapıyorum. meditopia uygulması aban bu konuda gerçekten çok yardımcı oluyor.

bugün ice’ın daha önceden gönderdiği ve benim özel bir anı beklediğim bir meditasyon yaptım. neden bilmiyorum sanki onu yapmanın zamanını bekledim bir iki gün ya da hani bir tatlı yiyecek hakkın olur da onu en özel zaman saklarsın ya işte öylesine bir hisle bugün yapmaya karar verdim. ev temiz, ben temizim, hava güneşli. mum yaktım, tütsümü yaktım, taşlarımı yanıma aldım ve oturdum. sanırım ben de bu etkiyi yaratmasını beklediğim için biraz beklettim meditasyonu çünkü istemsizce yaşlar süzüldü gözümden. anlam veremiyorum şu an kafam karışık. daha çok hüzünlendim sanırım. üzüldüm. sanki bir şeyler yarım mı kalmış hayatımda ya da yarım kalacak yapamayacağım korkusu mu? yetişemeyeceğim olmayacak sanki. yapsam çok güzel ama işte olmadı, kısmet değilmiş üzüntüsü gibi. oysa olan hiç bir şey yok, her şey kafamın içinde. olmuş gibi olmamış gibi -mış gibi her şey.

yine dönüp dolaşıp karşıma solastalgia çıkıyor. bu an güzel o kadar güzel ki, bitecek hissi yüzünden hüzünlenmek. en mutlu olduğun zamanlar mutluluktan ağlamak da bundan belki. bitecek üzüntüsü sarıyor. anda kalamadık mı yani yine 🙂 hepsinin olacağına, her şeyi başarabileceğimize olan inancımızı taze tutmak hep mi çok zor. neler kodladık kafamızın içine de bu kodları silmek, yeniden yazmak, revize etmek bu kadar zor?

öbdüm kib bay

cesaret

bir süredir evin içinde ne yapacağımı bilmeyerek yaşıyorum. sabah kalıp kahve yapıp köpük ile dışarı çıkıp eve gelip kahvaltı edip sonra işin başına oturuyorum. kitap okuyamıyordum, film – dizi izleyemiyordum. herşeyden korkunç derecede sıkıldığımı düşünüp bunu big g ile olan ilişkime de yansıtıyordum. haftanın iki günü gittiğim ve hatta yürüyerek gittiğim ofisim bile bana artık mutluluk vermiyordu. ki eskiden verirdi, severim ben ofiste olmayı, işimi, arkadaşlarımı. fakat son 1 aydır, belki daha birle fazla olmuş olabilir, yaptığım hiç bir şeyden keyif almıyorum alamıyorum.

derken köpük ile olan yürüyüşlerin rotasını değiştirdim. biraz uzun ve daha ağaçlı yollardan yürümeye başladık. ilk başta bunun bana ne yaptığını fark etmedim açıkçası. sonra her günün en güzel saatleri o yürüyüşler olmaya başladı. evdeki artan yemekleri yoksa biraz mamayı yoldaki hayvanlara paylaşmaya başladım. bunu daha önce benim sokağımdaki hayvanlara yaparken biraz kapsamını genişlettim. kediler köpekler tarafından tanınmak çok hoşuma gitti. derken yürüyüşler biraz daha uzadııı eve geldiğimde ki ruh halim çok hafiflediii, kitap okuma isteği uyandı yeniden, yeni bir diziye başladım, bazanın altından kullanmadığım yastıkları çıkardım ve onları meditasyon yastığı yaptım, gözümün önüne koydum.

bazen yaşamayı çok hafife alıyoruz. sanki yarın varmış gibi, sanki hiç bitmeyecek gibi boşa harcıyoruz. bazen öyle de olmalı bazı şeylerin kıymetini fark etmek için ama bu farkındalığı daha sık yaşamalıyız. aldığımız her nefes kıymetli. çünkü bu dünyada ne kadar nefes alacağımız aslında belli. bir nefes daha fazlası yok her şey bittikten sonra. bu dünyadan ayrılmadan önce bu dünyanın keyfini sürmek bence çok önemli. bütün hayatımı bu keyif üzerine kurmaya çalıştım ben sadece arada kapanıyor bir şeyler sanırım içerde ve öylesine yaşıyorum. bu öylesine anları azaltmak lazım. bence hiç bir şey öylesine yaşanmasın, değeri olsun. her an bir şeyler yapmak zorunda değiliz tabi ama hiç bir şey yapmadığımızda da bunun farkında olmak lazım.

benim kalbimi sıkıştıran, uykularımı kaçıran konu hep para. ben parayı elimde tutamıyorum. ya da tutuyorum belki, ihtiyaçlarımı karşılıyorum ama yetmiyor. ben parayı sadece yemek yemek, kira ödemek, faturaları ödemek için kullanıyorum. dahası yok. birikim yapacak kadar kazanmıyorum. ve insanların “aaa ama bak birikim çok önemli 2 lira da olsa kenara koy” lafları bana çok anlamsız geliyor. 2 lira ile filan olacak iş değil. o iki lira ile anca su alırsın ekmek alırsın. bu da kar lafım ona değil ama istediğim şey zaten temel ihtiyaçlarımı karşılamak değil.

bu şehirden gitmek fikri zaman zaman gelir beynimin ortasına çadır kurar. bir yanım buradan başka bir yer bilmiyorsun ara sıra gidip yaşadığın diğer şehirler seni hiç mutlu etmedi diyor, bir yanımda herkesin kendi hayatına döndüğünü, çoğluk çocuk sahibi olduğunu senin de ilerisi için bir şeyler yapman gereken zamanların geldiğini söylüyor. işte ben bunları düşünürken ve nasıl yaparım olur mu filan diye hayaller kurarken izmir’e taşınan çok sevdiğim bir arkadaşım aradı. bir zamanlar aynı sektörde çalıştığım çoook sevdiğim bir arkadaşım. burada yaşamak istemedi bir gün ve gitti. çalıştığı iş yerinde mutsuz oldu ve barlarda çalışmaya başladı. bugün anlattığına göre biranın içi hakkında yaptığı kokteyl hakkında uzun uzun konuşmaya başlayınca müşterileri ile bunun kendine göre olmadığına ve kitaplarına geri dönmesi gerektiğine karar vermiş. cebinde 100 tl ile gitmiş bir yer tutmuş sonrasına bakmamış. aramış taramış eşini dostunu sonra bir işe girdiğini paçaları sıvaması gerektiğini anlatmış. ve şimdi izmir’in een güzel kitapçısını yapıyor. her şeyi ile kendini içine koyduğu şahane bir yer yapıyor kendine. bir şehri kıskanıyorum gerçekten. o kitapçının burada olmasını çok isterdim. dedi ki bana telefonda, yapabilirsin. istediğin her şeyi yapabilirsin. aylardır sesini duymadığım yüzünü görmediğim arkadaşım, canım arkadaşım, ne yaptığını bilmeden bana cesaret verdi.

her zaman her şeyi kendim için zorlaştırdığımı buldum. bir fikrim geliyor buna çok yükseliyorum ama asla bunu kendimin yapacağına ikna olmuyorum. ya param olmadığı için ya donanımım yetmediği için kendime bir sürü buna benzer bahaneler bulup her bir fikri rafa kaldırıyorum. şu üzerimdeki ne bilmiyorum gerçekten. onu atamam çok uzun zamanımı alıyor. bana yapamazsın, beceremezsin diyenler geliyor aklıma, çocukken bir şeyi yanlış yaptığımda söylenenler geliyor, ve yapamıyorum. yapamıyor da değil yapmıyorum. ben 70 yaşıma geldiğimde, geriye dönüp baktığımda keşke yapsaydım demek istemiyorum. ya da en azından yapamadıysam bir şeyi tek bahanemin vakitsizlik olması olsun istiyorum. her şeyi o kadar çok yaptım ki buna vakit kalmamıştı demek mesela. bu yapmak istediklerim kariyer değil asla bunu çok iyi biliyorum. gezmek, deneyimlemek. hayatı deneyimlemek. 9-6 çalışıp hayatımı ondan arta kalan zamanlarda yaşamak istemiyorum. ben hayatının tamamını istiyorum. bunun için de düşünmeye başladım. elimdekileri ve neler yapabileceğimi. hemen yarın değil ama o gün geldiğinde hazır olmak için bugün çalışmaya başlamaya karar verdim. biraz bilgi birikimi lazım ve o da hemen lazım.

öbdüm kib bay

hoşçakal 40

eskiden pazar günlerini hiç sevmezdim. ertesi gün okul vardı, iş vardı. pazar günü pek dışarı çıkmazdık ailecek. temizlik yapılırdı, etraf toplanırdı, çarşaflar değişir, banyo yapılır, tırnaklar kesilir ve o haftaya hazır bir halde yatılırdı. her şey ertesi gün için, öbür hafta içindi.

şimdi her günü seviyorum. hala banyo yaptıktan sonra temiz çarşaflarda uyumak en sevdiğim ama bunu sadece pazar gününe sığdırmıyorum. pazar gününe yıllarca haksızlık etmişim. ertesi günün stresini ya da yoğunluğunu daha yaşamadan o günü kaçırmışım. 2 yıl önce anda kalmaya, akışta kalmaya çalışmaya başladığımda öğrendim pazar günlerinin güzelliğini. daha o gün bitmemişti, yapılacak bir sürü şey vardı, ya da yapılmayacak. hiç yerimden kalkmadan bir gün geçirebilirdim ya da dışarı çıkabilir sosyalleşebilirdim, yemek yapabilirdim. illa bir sonraki güne hazırlanmam gerekmiyordu. şimdi ise dünyada devam eden salgın yüzünden her gün pazar gibi olmuştu. her gün pazar günü gibi stresli, ertesi günün belirsizliği sarmıştı her yanımızı.

yaş almak ile ilgili de böyle düşünürdüm eskiden. yaş almak yaşlanmaktı benim için. yapılacakların sınırlanması idi. artık genç olmayacaktım, aklıma eseni yapamayacaktım belki de. belki istediğim gibi giyenemiyecek sokaklarda sarhoş olup sevgilimle öpüşemeyecektim. sonra onun da saçma olduğunu anladım. yaş dediğimiz sayıların anlamı yok. sadece dünyada ne kadar zamandır olduğunu gösteriyor belki de hepsi o. ben yarın 41. dünyaya geliş yılımı kutlayacağım. 41 yıldır buradayım. bence bir kutlamayı hak ediyorum. olduğum yerden çok mutluyum. bir önceki yazımda demiştim ya bazen diğer opsiyonları, farklı tercileri düşünüyorum diye. onların beni götüreceği yerleri… fakat hakkımı da yemem ki olmaktan mutlu olduğum yerdeyim. bir kaç değiştirmek istediğim konu var kafamda onları da her zaman değiştirebileceğimin farkında olduğum yaşlarımdayım. her zaman yeniden başlayabilirim, her zaman silebilirim, gidebilirim, bozabilirim ya da devam edebilirim. elbette bunlar zor olabilir, yorucu olabilir, ama değer.

hayatı yaşamayı çok seviyorum. burada olduğumu kutlamak şahane, iyi ki buradayım ve iyi ki böyle bir kadın oldum demek gerçekten süper. biraz şans biraz tercihler ile bu evde, güvende, huzuluyum. sevdiğim bir işim, şahane bir köpeğim, yanımda olmasını çok sevdiğim bir sevgilim var, annem ve babam sağ, kardeşim sağlıklı, kendime yetecek kadar para kazanabiliyorum, çoook eski kadim dostlarım var, yepyeni arkadaşlıklarım var, daha önümde yapmak istediğim çoook şey var. yaşın pek de önemi yok. hatta biraz büyümenin avantajlı olduğunu bile söyleyebilirim. artık hayat deneyimimden dem vurabiliyorum, tercihlerim hakkında hesap vermek zorunda değilim, yapmak istediğim ya da yaptığım şeylerden sadece ben sorumluyum gibi beni daha da özgürleştiren bir şey yaş.

yarını değil şu anı yaşayarak devam etmek istiyorum ben. kıymet bilerek ve şükrederek.

İyi ki doğdum 🙂

öbdüm kib bay

paralel evren

sık sık tercihlerimi düşünüyorum. teeee eskilere dönüyorum. mesela ben üniversiteden mezun olduktan sonra babam beni dil öğrenmem için ingiltere’ye göndermeyi teklif etmişti. o zamanlar bütün ailemden, arkadaşlarımdan ve buradaki tüm hayatımdan kopmak beni korkutmuştu ve reddetmiştim. geleceğe dair umutlarım mı vardı acaba hatırlamıyorum, tamamen duygusal karar verdiğimi düşünüyorum her zaman ki gibi…

tek başıma bir yerde yaşama duygusundan korktuğumu düşünüyorum. senelerdir yalnız başına yaşayan biri olarak bugün bu düşünce saçma geliyor. korkacak bir şey yokmuş. ama evet bugün de gidemem gibi geliyor. tüm hayatımı burada bırakıp bilinmeze gitme fikri beni heyecanlandırmaktan çok korkutuyor. sanırım o zaman da daha çok korktuğum için bunu kabul etmedim. paralel evrendeki bg orada mutlu mu merak ediyorum. bunu düşünüyorum son zamanlarda. bir de seneler önce annemlerin çok sevdiğim bir komşusu beni isviçre’de yaşan kuzeni ile tanıştırmak istemişti. yine duygusal davrandım, sevdiğim bir manitam vardı, bu kabul edilebilir bir şey değildi aslaaa. seneler geçti o manitanın üstünde kaç tane manita geçti. acaba olur ya nolcak, isviçre filan diye düşünen bg çocukla tanışınca neler oldu? orada mı yaşıyor? mutlu mu?

bir süre düzce’de yaşadım. 11 ay kadar. sonra oradan da manitamdan’da ayrıldım ve geri geldim. dönmeyen bg ne yapıyor acaba? pişman mı orada kaldığına?

çalıştığım iş yerlerden genellikle ben istifa ettim. acaba etmeseydim şimdi ne yapıyordum? mesela kurumsal bir hayatım vardı, orada devam etsem neler oldu? şimdiki bg olabilir miydim başka biri mi olurdum? tercihlerim değişir miydi? ya da çok çok severek çalıştığım bundan önceki çalıştığım yerde yaşadığım mobing ile ilgili farklı aksiyonlar alsaydım sonuç değişir miydi? en eeen severek çalıştığım iş yerim orasıydı çünkü ama değişti her şey ve artık mutlu değildim. gittim.

paralel evrendeki bg düşünüyorum. binlerce hayatımızı etkileyen an oluyor. büyük küçük bir sürü karar alıyoruz günlük, haftalık. kapıdan çıkmayı ya da çıkmamayı seçmek bile bizi bambaşka yerlere götürüyor. ya da birine söylediğimiz bir şey bile ya da yaptığımız bir konuşma mesela, sonuçlar bambaşka olabiliyor. bulunduğum noktadan mutsuz olduğum için değil bu sorgulamaların nedenleri, sadece merak ediyorum gerçekten. bir anda her şeyi değiştirebilecek gücümüz var aslında. bilerek aldığımı kararlar var bilerek almadıklarım var mesela. bir de hiç elimizde olmayan değişimler söz konusu. sanırım akışta kalmak bu yüzden önemli. farkında olmak ama kontrolü de delicesine ele almaya çalışmamak. çünkü mümkün değil. evrenin bize neler getireceğini bilmiyoruz biraz teslim olmak ve her şeyin eeen güzelinin bizi bulacağına inanmak lazım. başka türlüsü mümkün değil. ölüm var çünkü. ve ölüm çok ansızın geliyor. seni bulsa iyi belki de ama seni teğet geçiyor sevdiğin birini alıp gidiyor. dün diyorsun yaaa dün konuştuk, az önce gördüm diyorsun iyiydi ama gitmiş oluyor birden ve ansızın. gitmese nasıl olurdu? var olsaydı hayatında hala kim bilir daha neler yapacaktınız ama artık yok. yarın senin için de aynı şeyler söylenecek. sanırım en büyük derdim ben gittikten sonra hakkımda iyi insandı demeleri. yardım severdi desinler, dinlerdi desinler, bu hayatı güzel yaşadı çok severdi yaşamayı desinler. de ne çare. sen gitmişsin. gidenin ardından söylenenler o kadar havadaki. kıymetini bildin mi mesela buradayken o önemli. ben hayatımda bir kaç kişiye onları ne kadar sevdiğimi diyemedim mesela. onlarla helalleşemiyorum, hesaplaşamıyorum. merak ediyorum konuşabilen bj olsaydım mesela değişir miydi bazı şeyler?

reglyim 🙂 belli oluyor sanırım.

yeme alışkanlıklarımda ufak tefek değişiklikler yapıyorum. bir süre önce pancar ile tanışmıştım ve çok sevmiştim. sürekli yoğurtlu pancar yapıyorum derkeeeen canım komşum bir gün karabuğdaylı pancar salatası ile tanıştırdı beni. önce onun tarifini sonra da bunu yaptım. her gün olsa yerim. zaten çok sevdiğim şeyleri abartmak gibi bir huyum var bu da üstüne tuz biber oldu. yeyin!

öbdüm kib bay.

umudunu kayıp etme, mucizeler yolda!

bu yazı benim evimin hemen girişinde bulunan kara tahta köşemde yazıyor. duvarın bir kısmını boyayarak kendime bir kara tahta köşesi yaptım. tam ortasında da canım sinek sekiz’in takvimi var. o tahtaya bana iyi gelen sözleri ya da niyetlerimi yazıyorum. her önünden geçtiğimde ya da evimin her kapısını açtığımda bu yazdıklarımı görmek bana çok iyi geliyor. fakat bir kaç gündür bu yazıyı sorguluyorum. “umudunu kayıp etme, mucizeler yakına!”

ben yapı olarak bir kere negatife düştü mü ya da kötü bir şey düşünmeye başladı mı eeen aşağı kadar inan biriyim. hep olacakların eeen kötüsünü düşünür, kurarım. evhamlı bir tipim aslında. son zamanlarda bunu idare etme potansiyelim kesinlikle arttı. hem ben daha az kuruyorum hem de etrafımdaki insanları bu konuda daha az darlıyorum. fakat son günlerde etrafımda, çok sevdiklerimde artan covid vakası artışı olsun hem de izmir’de ki deprem olsun beni alt üst etti. saatlerce enkaz görüntülerini izledim, oradan çıkacak olan canlıları bekledim. bir o kanal bir bu kanal, sosyal medya hepsine aynı anda baktım. her bir cana çok sevindim, her gördüğüm binayı şok içinde irdeledim. un olmuşlardı. göçük değil bayaa moloz yığınları içinden çıktılar. tavşan, kuş, kedi, köpek, bebek, dede, nine, çocuk birer birer çıktı. yakınlarının gözündeki mutluluk tarif edilemez ki hisleri kim bilir nasıl? bir baba günlerce binanın başında eşini ve çocuklarını çıkartmak için uğraştı. ah o baba ile uyudum uyandım ben. bir çocuk köpeği ile kalmış göçük altında. ikisi de kim bilir nasıl korktu neler düşündü? bir abla kardeşi ile konuştuklarını ama o gün kardeşinin sesinin çıkmadığını söyledi. abla da çocuk ufacık daha. kardeşi kurtulamadı abla iyi.

yani diyeceğim o ki umut hep var. mucizeler hep olacak. buna olan inancım sonsuz, çok samimi olarak söylüyorum ki ben mucizelere inanıyorum. her gün mucizeler oluyor biliyorum. onları günün içinde bulmak görmek önemli.

bir yandan da her şeyini kaybeden insanlar var. annesini babasını evladını. şimdi gel e sen de ki ona umut var, mucize var. kendi canının sağ olmasının hiç bir anlam ifade etmediği durumlar var. bir çocuk demiş ki iyi ki babam evde değildi, benim olduğum yer çok dardı babam sığmazdı. oysaki eminim o baba evladının yerinde olmak için her şeyini verirdi. sapa sağlam çıkmış olsa bile o molozların arasından o travmalı evladı değil de kendi yaşamış olmayı isterdi.

çatın kafanın üstündeyken, sevdiklerin sağlıklı ve güven iken mucizelerden bahsetmek kolay. her şeyini kaybetmiş biri bir daha ne zaman umut duygusunu hisseder? her şeyini o molozun içinde bırakmış biri mucizelere inanır mı?

başa gelinmeden anlaşılmayacak şeyler var. deprem de onlardan biri bence. sürekli düşündüm ne yaparım nasıl koordine olurum, kardeşimi nasıl korurum, big g nasıl ulaşırım, anam babam bizlerden nasıl haber alır diye? ama bu düşündüklerimden çok çok daha başka yaşananlar. bu böyle düşünme ile filan üstesinden gelinebilecek bir şey değil. deprem çantası hazırlamak filan tamam da sonrası? o yakınlarına ulaşamama yetememe duyusu? tam o an içinde umut ile yaşarsın da peki sonra?

böyle zamanlarda yalnız olmak hiç istemiyorum. gece yattığım zaman yanımda biri olsun istiyorum. onun nefesini duyarak uykuya dalabiliyorum. kıllı evladım bu konuda şahane. artık dede statüsünde olduğu için horlaması çok kuvvetli ve net. onu yatağa çağırıyorum bir elim onun üstünde, kulağım nefesinde uyumaya çalışıyorum. kimse sevdiklerinin yokluğu ile sınanmasın diyorum, umut hep olsun, mucizeler hep olsun.

oyyyy şiştim ağlamaktan dostlar. bütün bunlardan uzaklaşmak ve nefes almak için dün blu tv’de yarım kalan aşkları izledim bitirdim.

su gibi aktı diyebilirim. sonunu asssla beğenmedim fakat bence gidişat filan süperdi. hollywood vari bir mizah anlayışı da vardı ki ben severim bunu. 8 bölümdü yanılmıyorsam. bir günde bitirdim.

platformlar dışında da dizi izlemek bence artık gereksiz. içki ve sigaranın blurlanmasını geçtim hiç öpüşmeyen, birbirlerine şehvet ile bakmayan sevgililer var. ata erkillik, at avrat silah, filan bunları hele hiç söz konusu etmiyorum. big g’nin yer aldığı dizide mesela çok aşıklar. bir çift var aman yani çok aşıklar güyaaa. daha bir kere öpüşmediler bir kere bir birlerine temas etmediler. sadece bakışıyorlar. o kadar gerçek değil ki bence aşık değiller mesela. yani çok yakın kız ve erkek arkadaş olabilirler ama bizde bu da caiz değil. ne oldukları belli değil yani. sonra mesela çok severek izlemeye başladığım masumlar apartmanında da öyle. evlendiler 2 çift bir gece kaçamak yaptılar güya bal ayına gittiler tatile filan kimsenin eli birbirine değmedi. gözünü seveyim bu platformların valla. hala öpüşüldüğüne dair bilgiler barındırıyor. ne zaman anlayacağız acaba toplum olarak sevişmekten öpüşmekten zarar gelmez iki tarafında rızası varsa. sarılmak, aşık olmak şahane duygulardır ve ahlakın bununla alakası yoktur! ahlaksızlık o molozların altında insanları hapsedendir, ahlaksızlık başlarına gelenleri hak ettiklerini söylemek ve bunu söyleyenlere alkış tutmaktır. ahlaksızlık depremin güçlendirilmiş binanın gördüğü ilk depremde çökmesine neden olan sistemdir. ahlaksızlık depremzedelerin evlerine hırsızlığa gitmektir. yoksa iki üç beş ne kadar insan sevişti diye hiç bir şey elden gitmez!

ooof çok şişim ben. çok kızgınım, üzgünüm, gerginim. bile bile başımıza gelecek olanlardan kaygılıyım. başka ülkelere giden arkadaşlarımı ne kadar kıskanıyorum son zamanlarda anlatamam. ülkemin coğrafyası dışında bir güzelliği kalmadı kanımca ki o güzellikte nükleer santal, hes filan derken gidecek. bir kaç iyi insan sayesinde hala ayakta duruyor bence.

canım elif ve diğer sağ salim çıkmış bütün canlar umarım umutlarınız hiç kayıp olmasın mucizeler hep sizi bulsun. şu hayatta yaşayabileceğiniz en büyük travmaları yaşadınız, geri kalan hayatlarınız bunu telafi etmeye yetsin.

olsun be, bugün de böyle olsun

kapkaranlık bir sabah uyandım. bardaktan boşalan yağmur sesi ve biraz serinlik yatakta daha uzun kalmamı sağladı bu sabah. oysa ki dün yine bir takım kararlar almıştım. daha erken kalkacaktım, evde bir tütsü yakacak ya da buhurdanlığa biraz lavanta yağı damlatıp evin mis gibi kokmasını sağlayacaktım. biraz sessizlikte oturup sonra kahve yapacaktım. kahvem olana kadar sabah meditasyonumu yapıp sonra köpük efendi ile ufak bir mahalle turu sonra eve dönüş ve kahveye kavuşma yaşanacaktı.

olmadı. yataktan çıkılamadı. üstelik köpük de yatağa geldi başını göğsüme koyup kocaman açtı gözlerini baktı bana uzun uzun. ben de onu uzun uzun kaşıdım. sonra bir o yana bir bu yana döndüm. dün verdiğim taze kararlarımı nasıl da yerine getiremediğime baktım. eskiden kızardım kendime ya da takardım kafama, yine yapamadım derdim. artık öyle değilim. bugün de böyle olsun diyorum sürekli. acaba bu bir şeylere başlamama engel mi oluyor henüz bilemiyorum.

bir saat daha kaldık yatakta köpük ile birlikte, sonra kalktım kahve yaptım sessizlik içinde kahve içtim. yağmur delirdi, çılgınlar gibi yağdı. baktım ki çıkmıyoruz dışarı dedim buhurdanlığa lavanta koydum biraz su, aaa mum bitmiş. o küçük mumlar var ya hani, onlardan kalmamış. olsun ben de mum yaktım. sonra ada çayı yaktım azcık. kahvaltı hazırladım. kızarmış ekmek en sevdiğim şey olabilir şu hayatta. o sırada yağmur dindi, çıktık iki tur attık mahallede. bu sabah meditasyon yapmadım ama olsun. bu sabah da böyle olsun. huzur bulduğum her şeye sıkı sıkı sarılmak istiyorum, planlar kuruyorum filan ertesi gün için ama düşündüğüm gibi olmuyor. olmasın da zaten. çok sıkıcı olmaz mıydı o zaman?

evdeki bitkilerime baktım, bir kaçını yeni köklendirip toprakla buluşturmuştum ama ne uzadılar ne kısaldılar. ben de uzunca zamandır aklımda olan asprinli bir su hazırladım bugün öyle suladım onları. starliçem yeni yaprak vermiş. uzun uzun o yeni yaprağa baktım. kauçuk ne uzadı ne kısaldı ona starliçe’yi örnek gösterdim. çok bir beklentim yok kendisinden iyi olduğuna dair bir belirti bekliyorum o kadar. köklensin diye suya koyduğum pilea yapraklarım bayaaa köklenmişler. onlara sevindim. bugün de böyle olsundu.

günün geri kalanında kitap okuyup uzun zamandır izlemek istediğim filmi izleyip yemek yapacağım. akşam köpük ile uzun bir yürüyüş planlıyorum mesela. ama bunların hiç biri de olmayabilir. eskiden günler yetmezdi bana. her şeyi yapmak ister tüm planlarıma uymak isterdim. herhangi bir sebep ile planlarım tutmaz ise çok kızar çok üzülürdüm. sonra hayat, evren bana bir şekilde ki o şekil biraz kafama vura vura oldu ama, öğretti akışa bırakmayı, her şeyin elimde olmadığını. elimde olanları değerlendirmeyi öğrendim ben de.

tabi ki queen gambit’i izledim. bu baskıya boyun eğmemezlik edemezdim. sosyal medyadaki yorumları beni aşırı meraklandırdı. çok beğendim. çooook beğendim. satranç bilmem bu arada. yani taşların nasıl hareket ettiğini bilirim sadece oyun filan kuramam. bu tarz oyunlarda hiç iyi değilimdir. analitik düşünemiyorum sanırım ya da oyun kuramıyorum. fakat bu mini dizinin bence satrançla hiç bir ilgisi yok. bence konu tamamen yalnızlık. dizideki herkes yalnız. ve bununla başa çıkmaya çalışılıyor kanımca.

bu kızıl ablanın oyunculuğu da bence gayet başarılıydı. kostümler, mekanlar filan şahane. bu ablanın karakteri beth bir yerde satranç ile ilgili şöyle bir şey söylüyor; “sadece 64 kareden ibaret bir dünya. orada kendimi güvende hissediyorum. kontrolümde, egemenliğimde olabiliyor. öngörülmeye müsait. zarar görürsem tek suçlu benim.”

ablamızın güvenli yeri o 64 karelik tahta. oradan uzaklaştığında hırçınlaşıyor, düşüşler yaşıyor, ne yapacağını bilmez halde kalıyor. ama o karede iken kendisi resmen bambaşka biri. o 64 kareyi çok iyi biliyor ve orada nasıl biri olduğunun da farkında. orada olmadığında ise kayıp.

bu arada tabi bu dünya yani satranç dünyası erkek egemen bir dünya. ve ne olduğunu hiç bilmeden dalıyor içine. umursamıyor orada ne egemen ya da sonuçları ne olur diye, çünkü bildiği yer orası ve bildiği yerde olmak ona her zaman iyi geliyor.

bir de son zamanlarda çok fena no land’e düştüm. her gün dinleyesim var ki bence bu sonbahardan. sonbahar romantizmi çöktü bana.

açtım son ses dinliyorum yine. bağıra bağıra söyleyemiyorum henüz hepsini bazı yerleri hala anlamadım 🙂 ama üstüne gitmeyeceğim böyle daha güzel 🙂

gideyim de zerdeçallı mercimek çorbası yapayım. çünkü hava tam zerdeçallı mercimek çorbası yapma havası. zerdeçallı mercimek çorbası da bu aralar aşırı sevdiğim şeylerden. o halde zerdeçallı mercimek çorbası kalp ben 😉

öbdüm kib bay

bir günde gelen kış

insanoğlu yine şaşkın. “kış bir günde geldi” nidaları havalarda uçuşuyor yine. her sene aynı şey olmuyor mu zaten. ama illa şaşıracağız. şahsen ben böyle şaşırtmalara okeyim. çünkü başka şekilde de olabilir ve biz buna hazırlıksız yakalanabiliriz. bakınız covid 19.

2020 hakkında ileri geri konuşuyoruz. sanki suç 2020’nin. insanların hiç bir kabahati yok bu olanlarda. yediğine, içtiğine, giydiğine hatta söylemine bile dikkat etmeyen insanlık başına gelenlere şaşkın. ben de insanlığa şaşırıyorum. hayır yani ne olacaktı ki bu gidişin sonu, diyorum. bangır bangır bağırılmadı mı iklim krizi diye, av katliamdır doğanın dengesini bozmayın denmedi mi, kimyasal atıklara, plastik kullanımına dikkat çekilmedi mi, temiz tarım hakkında binlerce doküman ve bir o kadar belgesel yapılmadı mı? kalabalık şehirlerden, nüfus fazlalığından, kaynakların yetersizliğinden haberdar edilmedik mi?

şu an hala da aydınlanmadık. tek kullanımlık maskeler yerlerde, eldivenler desen keza aynı. su kullanımı aldı başını gitti. her şeyi defalarca ve yüksel ısıda yıkıyoruz korkumuzdan. hala bilinçli davranmıyoruz. sürdürülebilirlik hakkında hiç bir bilgimiz yok. evlere kapandığımız günlerde sahillere yanaşan yunusları gördüğümüzde nasıl da şaşırmıştık oysa ki… hava kirliliği ölçümlerine hayretler içinde yorumlar yaptık. “insanlık ortalıkta olmayınca işler yoluna giriyormuş” dedik. sonra?

sonra sıkıldık. evde olmaktan sıkıldık. bizim mi suçumuzdu yani bütün bunlar, bize hiç bir şey olmazdı dedik. hayvanat bahçelerinde hapsettiğimiz canlıların durumlarını hiç düşünmedik yine. biz 1 2 ay evde kalamamıştık ama onları esaret altında tutmaya devam ettik. bilinçsizce öldürmeye, tüketmeye devam ettik. bunların hiç birine artık şaşırmıyoruz. ama bir günde kış geldi, ne accaip!

kendimizden başka kimseyi düşünmüyoruz çünkü. varsa yoksa ben! mesela benim bir çalışma arkadaşım var, bulaş olmasın diye ofise geleceği günler korsan taksi ile geldi gitti işe, maskesi eldiveni dezenfektanı full, eksik yok. fakat oturduğu yerde sigara içmekte bir beis görmüyor. ufacık bir hastalık ibaresi hissetse en kötüsünü düşünen, kendini güvende hissetmeyi seven biri. ama kapalı alanda, yanında içmeyen insanlar varken sigara içiyor. derdimi yeterince anlatabildiğimi düşünüp daha güzel şeylerden bahsetmek istiyorum.

başıma bir şey gelmeyecekse bizim dizilere tahammülümün olmadığını bir daha söyleyeceğim. kırmızı oda’yı denedim yemin ederim içim şişti. bitmiyor arkadaş, bit-mi-yor. masumlar apartmanı’na başladım 3. bölüme kadar geldim, her hafta izledim ama şiştim artık. şu an vallahi 20 dakkadan soraaa dayanamaz haldeyim. eniştenizin dizisi arıza keza…. neyse bir demesem daha iyi neticede ekmek paramız. ama yani yeterrrrr. valla şiştik. bu arada daha önce paylaştım mı hatırlamıyorum ama dizi ve film yorumlayan bir kanalı aşırı beğeniyorum. ahanda bu.

bugün ofis günüm. o yüzden daha uzun uzadıya çemkirmek isterdim ama maillerim beklemez.

öbdüm kib bay

aslında hiç yalnız değilim

üzerimdeki yorgunluk bezginlik hissi gitti gibi. erken kalkmalar geri, parka gitmeler, köpük ile yürüyüşler geri geldi. günlük meditasyon da okey. sadece günlük yoga rutini oturmadı. onu bir can çekmedi bu aralar ama çok da şey yapmamak lazım. ya da yapmak mı lazım?

ben olursa olur olmazsa olmazcıyım. hiç bir şeyi pek zorlamıyorum hayatta. canım ister mi, içimden geliyor mu o benim için daha önemli. zorlama ile bana yaptırılmayacak hiç bir şey şu hayatta. iş hayatımda bile buna bir tık uyuzum. kaldı ki yani iş, yapacaksın bir noktada. ama eğer istemiyorsam hem ben hem o elimdeki iş sürünüyor. bu yüzden de yoga ile ilgili ilişkimi akışa bıraktım. sürekli sürekli de bir şeyler deneyimlemek istemiyorum şu an ya da yeni bir bilgi bile almak istemediğim bir dönemdeyim sanırım. bu dönemde böyle olsun. bol yürümeli ve kitap okumalı.

şu an yaşadığım şekeri bırakma deneyimim iyi gitmekte. sanıyorum bu sefer başardım. kesinlikle bu yorgunluğumun filan geçmesi de bununla ilgili. sabahları kahveme koyduğum bir kuple şeker dışında ilave şekerli bir şey yemiyorum. yapay şeker mi demeliyim? yani tahinli ballı muz yedim geçen gün ki krizde. hee bir de iki üç gün önce ofiste bir dilim pasta yedim. onun dışında temizim 🙂

ben breaking bad’i yeni izlemeye başladım. şu an ikinci sezon ortalarındayım, çok bayılmamak ile birlikte izliyorum. şöyle beni yerime zımbalayacak bir dizi bulamadığım için buna başlayayım dedim. akşamları gerçekten çok ama çok bol zamanım var. ve çok sıkılıyorum. daha uzun yürüyeceğim galiba. bu aralar en çok bunu seviyorum.

bu aralar uzun uzun yalnızlığı ne kadar sevdiğimi düşünüyorum. baya bayılıyorum yalnız olmaya. fakat bu yalnızlık köpük efendi ile birlikte olan halin adı. biz ikimiz yalnız olalım şahane. yürüyelim, uyuyalım birlikte, koltukta takılalım filan. tek ben yalnızlığını pek sevmiyorum. o hep etrafımda olsun o zaman şahaneyim. mesela bunu big g için diyemem 🙂 yani onunla birlikte olmaya da bayılıyorum hatta şu ara işleri yüzünden haftada bir görüyoruz birbirimizi neredeyse ve buna uyuzum. onunla da olsam köpük de olsun istiyorum. gece big g nefesi köpük ovlan nefesi de olsun istiyorum odanın içinde. evde big g olmadığında sorun yok ama köpük yok ise ev çok boş geliyor bana, soğuk geliyor. 12 yıldır her şeyi birlikte yaptığımız için sanırım bu duygular. ve yaş aldıkça daha da birbirimizin dibine giriyoruz. ahh kalbim…

tabi burada kendisi yeni uyanmamın tatlılığında ve sanırım 5 6 yaşlarında 🙂

neyse biraz fazla arşive düştüm ben. kendime bir kahve yapayım bu sefer şekersiz 😦

bayaa duygusala bağladım…

öbdüm kib bay

her şey yolunda

bu aralar sürekli olarak içimden bunu söylüyorum. her şey yolunda. ayrıca en çok da duymak istediğim söz bu sanıyorum. her şey yolunda. her şey olması gerektiği gibi. akışa bırak.

daha önce de defalarca ve defalarca konu olmuştur bu akışa bırakma durumu. zor. çok zor. bu aralar kaygılıyım. kendim ile ilgili, geleceğim, ilişkim, evim, kıllı evladım, çiçeklerim… her şey benim için kaygı sebebi. mesela bugün saçma sapan birinin bir lafını duydum, iki çocuklu bekar bir anne, anne olmayı tercih etmemiş ya da ne bileyim bir şekilde olmamış biri için, demek ki aşık olmadı dedi. yoksa aşık olsa ailesi olsun, çocukları olsun istermiş. buna sardım bugün. zorunda mıyız? yani gerçekten aile olmak istememeyi tercih edemez miyiz? hayatımız boyunca tek ya da en fazla yol arkadaşlı, partnerli olmayı tercih edemez miyiz? bunları düşündüm durdum. bugün bu düşündüklerimden pişman mı olacağım dedim ilerde? hayır. kesinlikle çoğalmak istemiyorum, çocuk doğurmak istemiyorum. çok çoook aşık da oldum ve bunun onunla bir ilgisi yok. düşündüm de şu an bir çocuğum olması başıma gelmesini en son isteyeceğim şey. ama bu benim ile ilgili. benim tercihim, benim önceliklerim. herkesin ki değişken. birinin çıkıp bu konuda açıklama yapması filan artık bitse mi? bir de yani bu heteroseksüellerin dünyada tek olduklarını sandıkları açıklamalardan da sıkıldım. mesela bu ablaya sormak istedim ben bir gay çiftin aile olmaya hakkı yok mu? ya da bir trans birey bebek evlat neden edinemiyor? madem herkesin istediğini düşünüyorsun… bak sinir basıyor bana!

neyse, bu aralar çok izler modda değilim fakat şunu izledik big g ile. gerçekten çok çok beğendim.

netfilix’de izledik. şahane bir senaryo, çok güzel görseller filan. bayıldım. bazı sahnelerin posterini yapıp asmak istedim kadar güzel.

bir de bunlara sardım yine. açıp açıp izliyorum, büyüleniyorum ve çok yükseliyorum. gözlerimi kocaman açıp şaşkınlık içinde ne kadar büyük ve ne kadar güzel olduklarına bakıyorum. ve bizim ne kadar küçük olduğumuza. yine de dünyanın içine ettiğimizeeee. bakar mısın yaaa? şu devasa canlı bile o kadar güzel ve uyumlu ki çevresi ile. hiç tezat değil. peki ya biz? yaşadığımız yer ile uyumumuz? etrafımıza kattıklarımız? kirlilikten başka bir işe yaramıyoruz. çevre kirliliği, gürültü kirliliği, görüntü kirliliği… dev binalar, arabalar, fabrikalar. bir de şu devasa yaratığa bakıyorum. offfff…

tek sevindiğim şey havaların nispeten soğumuş olması. parka daha sık gidebiliyoruz kıllı evladım ile, geceleri terlemiyorum hatta üzerime battaniye aldım artık, veee çoraplarıma kavuştum. kışçılık mı yoksa yazcılık mı diye başlamayacağım yine. ben soğuk havayı sevenlerdenim.

evde bulunan bitki popülasyonu artıyor. bu da beni mutlu eden konulardan biri. kafamı çevirdiğim her yerde onları görmek istiyorum.

şekeri tekrar bırakma işi de şu ana kadar fena gitmedi. bir kere ofiste ikram eden çikiletayı yedim o kadar. pms’e sığınıp delirmedim, kendimi tebrik ediyorum. bugün de regl ilk günü, muzun üzerine biraz tahin ve bal döktüm, çok az da kakao. ve şahaneee oldu. 15 günden fazla oldu makarna yemedim, bir kere ofiste kuru fasulye pilav yedim. bugün de tavuk ızgaralı salata yemeyi planlıyorum çünkü dün sosyete mantısı yaptım. evet yaptım bunu pişman da değilim. big g ile zaten haftada bir görüşüyoruz ben de bunu taclandırmak için sosyete mantısı yaptım. şahane taçlandırdığımı düşünüyorum. teşekkürler.

öbdüm kib bay.