şahane bir yerdeyim

dopdolu bir hafta sonu oldu. her anlamda. ruhum doydu, midem doydu, gözüm doydu kulaklarım doydu.

uzun zaman önce planladığım bir konsere gittik big g ile. konserin sevgililer gününde olması ayrıca manidardı. aslında jehan barbur ve bülent ortaçgil konseriydi. fakat sanırım jehan barbur’un annesi rahatsızlandığından dolayı o kısmı iptal oldu. veeee kalben çıktı yerine. kalben! ne kadar uzun süredir gitmek istiyordum kalben’e ve o geldi bana. işte sürprizler hep böyle başladı. kalben’den sonra bülent ortaçgil çıktı veeee orkestrasında erkan uğur vardııııı… bilmiyorum belki de hep onunla çalıyordur fakat biz o an fark ettik bunu. çok uzun zamandır bu kadar güzel bir canlı performans dinlememiştim. bunun etkisi ile içtikçe içtik. hofff salmak şu dünyadaki en güzel şey. zaten evde bira ve votka içmiştik konserde de devam ettik ve yükselmem de aslında böyle başladı. saatlerce ayakta olmanın verdiği yorgunluk dışında şahaneydi her şey. çıkışta adet olduğu üzre midye dolmaya ve kokoreçe düşüldü. zaten damarlarımda alkol olmadan asla yemeyeceğim şeyler. eve döndüğümüzde epey geç olmuştu ve muhteşem bir tatmin olma duygusu ile rüyalara dalındı. sabah resmen gazla uyandım. kıllı evladımı kaptığım gibi mini mahalle turu ardından şahane kahvaltılıklarla eve döndüm. sıcak ekmek bile aldım mahallenin ultra saçma pahalı fırınından . gerçekten 6 ay da bir düşünüyorum bu fırına. çünkü günlük ekmek alınamaz. bak alınmaz demiyorum alınamaz. bir “ekşi mayalı köy ekmeği” 16 tl olabilir mi? hayır yani nerenin köyü bu? lanet olasıca bir de inanılmaz lezzetli. yemin ederim altı ayda bir alıyorum 🙂  günün geri kalanı göt sermecilik. o koltuktan o koltuğa yatmacılık. gündüz pek kafam çalışmıyor benim. bir şey yapasım gelmiyor evde big g varken.

çok basit şeylerden ölesiye mutlu oluyorum ben. o koltukta maç izlerken ben kitap okudum. deliricektim mutluluktan. kıllı ayağımın dibinde. karnımız tok, sağlığımız yerinde, sevdiklerimiz yanımızda tam tatmin değil de ne?! sonra tabi ki ben uyuyakaldım. mini şekerleme aşırı ii geldi. kalktık mahalle turuna çıktık. semtin kahvecisinden kahve aldık, tatlı aldık. böyle adım adım anlatıyorum ki bunu bir daha okuduğumda her detayı hatırlayayım ve bu huzura yeniden kavuşayım.

eve dönünce de 1907 yi filmini açtık. yani zaten böyle şahane bir güne böyle bir film yakışırdı. hayran kaldım. en iyi görüntü oscar’ını boşa almamış. tek kamera ile dünyaları anlatmış adam. ortasını biraz geçince bir sıkıntı oldu filmde. big g onunla uğraşırken ne yazık ki zamana yenildim. düzelmediği için film bir türlü uykum geldi, yoksa yaani iyi gidiyordum aslında. bir gece önce de geç yatmış olmama rağmen iyi direndim. ama bitti yani bir yerde benim de pilim. gittim yattım. manitanın yanına gelip seni uykudan uyandırması var bildin mi? dur duuurrr ööle manidarlı değil 🙂 yavaşça sokulup hani. sarılıp ona uykuya daldığınından. off beeee! hayat çok basit. ve ben bu kadar basit kalmasını istiyorum. sevdiklerim, evim, sağlığımız. gerisi gerçekten önemli değil. çözülemeyecek hiç bir şey yok bunların dışında.

pazar sabahı bir arkadaşımız ile semtin kahvaltıcılarından birinde sabah delirmesi yaşadık. güneşli soğuk gün eeen sevdiğim gün. kahvaltıdan sonra attık kendimizi boğaz kenarına. elimizde kahveler ile yürüdük. bir yandan soğuk ama bir yandan da güneş gözümüzü alıyor. gözümüzü alan güneş yüzünden balıkçıların attığı oltaları göremeycez ve ağzımızı burnumuzu gözümüzü filan takıcaz diye biraz gerildim kabul ediyorum. ama yaaaani izin verirlerse yüricez ya! resmen istila etmişler kıyıları. ben balık tutmasınlar demiyorum, hepsi kovalarını doldurmuş zaten fakat bir yer belirlense biz yürürken onların dibinden geçmek zorunda kalmasak. onlar da “aman oltam birine mi takılacak” gerginliği yaşamasa olmaz mı? neyse konumuz bu değil dur şimdi. ful tatmin eve döndük. iki bölüm dizi patlattık ve akşam üstü şekerlemesi yaptık.

ne var bunda diyor bir yanım bir yanım da deli misin diyor. sen hayatının bu hale gelmesi için o kadar uğraştın ki. bu kadar basit ve bu kadarrr güzel. minnet doluyum. huzurluyum. sıfır aksiyon sıfır gerilim. sadece anda kalmak sadece inanmak. huzuru ben bu kadar basitlikte buldum. ve biliyorum bu başlangıç. hak ettiğim her şeyi bir bir alma zamanı. bu zamana kadar kendimden uzak tuttuğum hayallerimin şimdi peşine düşme zamanı. evlilik, araba, ev, çocuk ne biliyim işte ne ise yaşım insanlarının kaygıları, ben bunları istemiyorum. şu anlattıklarıma yetecek kadar param olsun ben okeyim. bu bazen bir tatile gitmek olabilir, bazen bir hafta sonu kaçamağı, bazen eve pizza söylemek, fark etmez. hayatım boyunca yanında huzurlu hissedeceğim ve olduğum gibi beni kabul edecek insanlar biriktirdim. şimdi işte tam da şimdi oradayım. şahane bir yerdeyim. size huzurdan, mutluluktan, sakinlikten sesleniyorum. bunların hepsi içinizde. hayatta ne isterseniz, her ne olmasını dilerseniz eninde sonunda oraya ulaşacaksınız. umarım kaosdan beslenen insanlar değilsinizdir. çünkü kaos çok yorucu. kaos tatminsiz. kaos geçici. daha gerçek amaçlar bulmak lazım. ben bu şekilde yaş alabilirim.

pazar günü gerçekten kötü bir haber aldım. sevdiğim birinin sağlığı ile ilgili. şok ile uyandım. ve uzun uzun düşündüm big g uyanana kadar. akşam için arkadaşının nikahında şahit olmak için hazırlanırken düşmüş ve beyin kanaması geçirmiş arkadaşım. an! bir an! o an! planlar, istekler, hedefler, para, pul her ne ise hepsi boş geldi gözüme. tam da böyle bir hafta sonunun sonunda bu haberi aldım. çok üzgünüm. umarım hemen iyileşir ve bunları birbirimize gülerek anlatırız. onun için yapabileceğim tek şey bu şu anda. fakat bütün bunlardan önce, yani o son andan önce yapacağımız her şeyi yapmalıyız. düşünsene yarın başına bişi gelebilir. biliyorum çok klişe ama böyle bir ihtimal burnumuzun dibinde. ve ben giderken bu dünyadan içimde bir şey kalmasını istemiyorum. bu yüzden de yapamadığım ama yapmayı istediğim şeyleri yapmaya karar verdim.

hiç bir karşılaşma tesadüf değildir. hepsinin sana gelmesinin bir sebebi var. bu sebebi bulmak lazım.

68a3e4236ed996d189a389c627379a3a

öbdüm kib bay

 

 

güzel şeylerden bahsedelim biraz

önüm arkam sağım solum kötü haber, felaket. tahammülüm kalmadı benim kötü şeyler duymaya görmeye artık. evet kafamı deve kuşu gibi kuma gömmek istiyorum. bence böyle haklarımız var. çünkü bunlarla ilgili yapabileceğimiz bir şey yok.

ben güzel şeylerden bahsetmek istiyorum. mesela eve iki yeni çiçek ekledim. aşk merdiveni biri diğeri de paşa kılıcı. ve şimdi fil kulağı almak istiyorum. bir de haziran da ofisteki arkadaşımdan deve tabanı alacağım. haziran hemen gelsin istiyorum. evet derdim bu!

bir diğer derdim mesela indirimden aldığım kedi, köpek mamalarını sokağımızın doğru yerlerine konuşlandırmak. çünkü bir ayı çetesi var onlar herkes dövüp bütün mamalara konuyorlar. buna izin veremem. korkak gri bir kedi var onu arıyorum genelde, onun peşinde koşuyorum. koyu gri rengi ve sadece kuyruğunun ucu ama een ucu beyaz. bir fotosunu çekmem bile mümkün olmuyor çünkü ışık hızı ile kaçıyor her seferinde. ve geri dönüp de bakmıyor bile kaçtığı yere. sabah işe gelmeden önce elimde mama aradım durdum onu ama bulamadım. derdim bu mesela. tanımadığım bir sarı kedi geldi pisipisi yakarışlarıma. demek ki onun kısmeti, deyip devam ettim.

iki günlük güneşli lodosan sonra şimdi hava bayaa soğuk. kar yağsın diye bekliyoruz. kar duası ediyoruz.çünkü karın yağmadığı kış, kış olamaz. şöyle dans ede ede yağsa izlesek. zaten sonra kalmıyor ki uzunca yerde. basıp gidiyor. ofiste terasa çıkıp çıkıp kar kokuyor, akşama kesin yağar diyenlere inanıyorum ben. yağacak. derdim de bu da var mesela.

bize iyi gelen şeyler ile ilgilenmek lazım bence böyle zamanlarda. bana mesela bu şarkı çoook iyi geliyor. resmen içim kımıllanıyor her dinlediğimde. ve bugün sanırım 68464 defa dinledim.

her sabah meditasyona devam ediyorum. aynı saatte kalkıyorum. 07:00 iki dakika yatakta ayılmak için bekliyorum. sonra kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum, dişimi fırçalıyorum sabah rutinim ne ise onu yapıyorum. sonra yatağa geri dönüyorum, yastıkları dikleştiriyorum, ışığı kısıyorum ve meditasyon uygulamasını açıp sakinleşiyorum. belli bir rutininin arkasına ekleyince meditasyonu o zaman çok daha fazla motive bir şekilde yapabildiğimi öğrendim. çünkü durduk yere ay kalkayım da meditasyon yapayım yoga yapayım bende çalışmadı. 5 ila 10 dakika gibi bir süre ayırıyorum. sonra bir iki esneme hareketinden sonra duşa giriyorum. giyinip kıllı evladım ile yürüyüş sonra eve dönüp kahve ile minnak kahvaltı. bu rutini ne kadar çok sevdiğimi anlatamam. geçtiğimiz bir sabah kahvaltı etmedim evde ve sokaktan bişiler aldım. almaz olaydım. sabahtan akşama kadar yandı midem, kaç tane ilaç içtim asla düzelmedi. sonraki sabah rutinime geri döndüm veeee her şey olması gerektiği gibi devam.  bu konuda kendimi zorlamıyorum. hafta sonları bazen geç kalkıyorum ve kıllı evladımı hemen çıkartmam gerekiyor eve dönüp kahvaltı hazırlıyorum, meditasyon da yapmıyorum. o zaman da eğer zamanım var ise akşam üstü yapıyorum. ardından yoga ile de şenlendiriyorum. hayata dair böyle küçük ama bir o kadar şahane bağımlılıklarım var benim. ha bak biri de uyumada önce en az 20 sayfa kitap okumak. bu alışkanlıklarımı çok seviyorum.

en büyük kaygılarımın bunlar ile ilgili olmasını istiyorum ben bu aralar. daha fazla bir şey duymak da görmek de istemiyorum. evet kamusal insanın çöküşü 🙂

ce772d961bab065a922ed13f0d8eaa41

mesela daha fazla hayal kuruyorum bu aralar, hem de nasıl detaylı hayaller. dün akşam bir yazlık terlikten koskoca bir tatile uzanan hayal kurdum. bu yaz yapmak istediğim, yapmayı planladığım tatilin hayalini. bu tatili yapmak için aşırı motiveyim. bu yazı hiç bir yazı beklemediğim kadar heyecanlı bekliyorum ki aslında yazı da o kadar sevmem.

önce yurtiçi arabalı bir tur, sonra sonbaharda atina, sonra da çok soğuk olmadan edinburg. çünkü neden olmasın?

21bbcf89327708aae362a6caaf67a4b0

önce bu sonra bu da değil yaa aslında bunları yapmak istiyorum. ve bunlar kolaylıkla olsun şahane olsun diye evrene bütün mesajları yolluyorum. zaten neden olmasın ki? olacak eminim.

işe dönücem şimdi, ama önce bir türk kahvesi yapıcam kendime.

öbdüm kib bay.

hafta sonu, kıllı, sunset

parklara bahçelere doyamadığımız bir hafta sonu oldu. azcık güneş çıktı diye attım kendimi ve kıllı evladımı parka.

c.tesi sabah uyandım erkenden. hafta içi böyle bir görev bilinci ile bir kere bile uyanmışlığım yok. çektim eşofmanları, aldım kıllı evladımı attım kendimi semtin parkına. aman biz bir sosyalleş bir sabah sabah neşelen… bir sürü kıllı evlat sevdik, oynadık zıpladık. derkeeen fark ettim ki bizim ki çamur içinde. çünkü nerede bir çamur birikintisi görsün evladım hemen içinde. daha da buladım ben de bunu çamura. bayaa neşelendi zekasız evladım. başına gelecekleri bilmiyor tabi 🙂 oradan çıktım mahalle gratisi’ne gittim saç boyası ve ped filan aldım. bu iki kalem ürünün ciddi indirimini kovalıyorum. bir de tuvalet kağıdının. şunlara verdiğim paraya öyle acıyorum ki…

daha hiç bir şey yemeden attığım için kendimi yollara, midem kendini hazmetmeye başladı resmen. gittik eve amaaa benim oturup bir şeyler yemem mümkün değil. her yer çamur olacak. soktum benimkini banyoya, yuvdum da yuvdum yuvdum da yuvdum. bknz: huriye adam 🙂

yuvması sıkıntı değil de kurutması çok uzun sürüyor. açlık da başıma vurdu. canım sıkıldı resmen. bir saat paşamızı kurutmak ile uğraştım. evin içinde uçuşan kıllara istinaden yiyecek bir şeyler hazırladım kahvemi yaptım ve bir mola verdim. saat öğlen olmuş ben hala kahvesiz?! sonrarı bu kadar heyecanlı değil. akşama kadar bütün evi yuvdum. migros’tan ne badireler ile aldığım paşa kılıcımı ve aşk merdivenimi yeni saksılarına koydum. fuli’den iyileştirmek için aldığım ama bir türlü kendine getiremediğim yuka’ya veda ettim. onun saksısı daha büyük olduğu için benim yuka’mı giden arkadaşının saksısına ektim. saatlerce o saksı senin bu çiçek benim debelendim. finalde hepsini yerlerine yerleştirdim. şimdi son iki tane istediğim çiçek kaldı. biri deve tabanı diğeri de plea. bunları da bence bahar da filan eve eklerim. evet evi bir jungle yapacağım.

pazar günü dışarı çıkıcağım nasılda deyip c.tesimi böyle hunharca kullandım. bence big g ile bişiler yapardık kesin. bizim barınak ziyareti başka bir zamana ertelendi. bir imza gününe gitmem lazımdı kadıköy’de bence biraz da semti gezerdik diye düşündüm amaaaa öyle olmadı. big g’nin annesi çok hasta. evde kaldı filan. ben yine sabah parka gittim kıllı ile ama çamura batmadan döndüm. biraz etrafı topladım sonra vurdum kendimi kadıköy’e. aldım kahvemi geleni geçeni izledim. kadıköy’lülük diye bir şey var bu net. çok kalabalıklar fakat tatlı tipler bence. istanbul’da oturup boğaz kıyısında semtte oturmak kadar şanslı olduğum başka bir nokta yok sanırım şu hayatta. yaklaşık 10 küsür yıldır boğaz semtlerinde oturuyorum. ve evet kadıköylülük bariz belli oluyor. bizim semt öyle değil mesela bence. imza da fena geçmedi diyelim. akşam üstü vapuru ile semte geri dönemeye kadar verdim. gün batımı bence ışığın en güzel olduğu zaman.

şöyle güzel fotoğraflar çektim. ve yanımda fotoğraf makinam olmadığı için çok üzüldüm. sonra düşündüm de benim zaten fotoğraf makinam yok ki 😦

aslında içindeyken bu kadar yoğun gelmedi bana bu hafta sonu. sıkıldım çok sıkıldım içsel olarak. istediğim şeyleri yapamadığım için hep alternatif şeyler yaptım. bu arada her gün meditasyonumu yaptım. sanırım şu an için hayatımda en çok bu konuda istikrarlıyım.

 

şöyle bir şey ile karşılaştım bir de dün. muazzam değil mi?

haftanın ilk günü hatırına gideyim de biraz iş yapayım bari. bir türlü kafamı toparlayamıyorum. şu yazıyı da kaç saatte yazdım. karman çorman oldu zaten ama valla şuraya bırakıp gidiyorum.

öbdüm. kib bay

eh baba!

her gün kötü haberler almaya devam ediyoruz. valla 2020’nin maşallahı var. deprem, yangın, salgın ne olabilirse geldi daha ilk ay bitmeden. bir ayda bir yıl yaşlandım yemin ederim. biraz salasım hiç bir şeye bakmayasım var.

sabah sadece beş dakka baktım sosyal medyaya, ilk gördüğüm haber afrikada’daki çekirge istilasının türkiye’yi tehdit ettiği oldu. dünyanın bizi üzerinden atmak için uğraştığını düşünüyorum ve kendisi bu konuda çok haklı.

artık felaketlerden bahsetmemek hatta onları düşünmemek istiyorum. bu da benim açımdan çok mümkün değil. her şeye rağmen sınırlandırdım beni derine çeken şeyleri. sabah ofise gelince hemen haber filan bakmıyorum artık. bir kahve alıp başka şeylerle meşgul oluyorum. mesela iş yapmak gibi 🙂 neyse işte biraz başka şeyler ile ilgilenip sonra bir beş dakika sosyal medyada geziyorum. yeterince demoralize olunca da gidip ofis kankalarıma bulaşıyorum.

ayyy çok kötü, bir, bulaşık suyu gibi bir hafta oldu bu hafta. ama sonunun güzel olacağına olan inancım tam. bir süpriz bekliyorum. evrene mesajımı verdim bu konu ile ilgili umarım yerine ulaşmıştır. pazar günü de hem iş için hem de yardım etmek adına bir barınak ziyareti yapacağız. bu beni şimdiden üzüyor yalan yok. hepsini toplayıp eve gelesim var zaten. gidip orada onlara mama bırakıp, iki kafalarını okşayıp akşama sıcak eve dönmek bana çok acımasız ve bayaa duygusal masturbasyon gibi geliyor. fakat bunun dışında da elimden bir şey gelmiyor şu an. her ay belli yerlere bu konu ile ilgili yardım yapıyorum. elimden geldiğince. ama bu da asla yeterli değil. arkanı dönüp onu orada bırakıp gidiyorsun neticede. ve onların orada olmasının suçlusu da sensin. of insan yaaa. bi bitsen!!!!

big g ile de günler oldu hasret kaldık. evleri resmen karantinada. herkes hasta. birini hastaneden getiriyor öbürünü götürüyor. ona da çok nazlanamıyorum. ayh kendi içimde sıkıştım nazlanma konusunda. ay sonu. paralar da bitti. hovardalıkmış, dışarda bir etkinlikmiş filan onu da edemiyorum. ne yapiim işte bende buralarda parçalıyorum kendimi. bari şuraya iki naz ediyorum da içim rahatlıyor.

yeni bir kitaba başladım. alamut adı. koridor yayınlarından çıkmış. ofis kankalarım över de ben başlamaz mıyım deyip dün akşam daldım kitaba. henüz çok başları amaaa güzel bir anlatımı olduğunu söyleyebilirim.

0000000390692-1

semerkand’ı çok eskiden okudum. lise de filan sanırım. beğendiğimi hatırlıyorum. bu kitap da hep onunla ilişkilendirilmiş. onu seven bunu sever diyerekten. bu dağın tepesinde olan ve feth edilemeyen kaleyi kartalların inşa ettiğini okudum. çok büyüleyici geldi bana. sonra feth edilmiş hassan sabbah tarafından filan sanıyorum. çok da bilmek istemiyorum, eski bilgilerime de güvenmiyorum. sadece okumak istiyorum tarafsız bir şekilde çünkü anımsadığım kadarı ile din eleştirisi filan da var dedilerdi kitap ile ilgili. hadi inş.

shrill’in birinci sezonunu izledim bitirdim. bu da bir kitap uyarlaması dizi. çok bayılmamak ile birlikte sevmedim de değil.

unnamed

etine dolgun bu ablamızın beden algısı üzerinden hayatı boyunca maruz kaldığı zorbalıkları anlatıyor. bu tarz zorbalıkların dibini yaşayan biri olarak çok zarif bile buldum. daha sert anlatımlar olsun istiyorum artık. zorbalık, o zorbalık bu zorbalık filan diye ayrılmasın. hepsi bir olsun. ve artık bunun sonuçlarının ne kadar yıkıcı olduğunu, açtığı hasarları daha çok insan görsün. zorbalık dediğimiz şeyin safi kötülük olduğunu düşünüyorum ben. bile isteye yapıldığını düşünüyorum. bazen hatta anlamıyorum bile o denli ince hesaplar ile yapılıyor ki, aha ne dedi şimdi bu, filan diyorum içimden. mesela ilk aklıma gelen, yüzün çok güzel aslında! bu zorbalık! net. hee bir de şey var zayıflasan çok güzel olursun aslında. sana neeee!!!!!! ayyy bu konu hakkında sayfalarca yazarım çünkü evet yaram var. ailesi tarafından bile bedeni üzerinden zorbalığa uğramış biriyim ben çünkü. ne olur sanki herkesi olduğu gibi kabul etseniz? her boka burnunuzu sokmasanız, size sorulmayan konular hakkında fikir beyan etmeseniz!

oh biraz raatladım.

ben bu şarkıya düştüm. seksist küfür etmiyorum evet ama bundan kaçamıyorum sorry.

öbdüm kib bay.

bu iş çok zor yonca!

bir kötü haberi daha kaldıramayacağım. nereyi açsam, ne okusam kötülük, acı, ölüm. deprem bir yandan, göçük altından çıkanların haberleri bir yandan, çıkamayanların haberleri bir yandan, corona virüsü bir yandan, sokak hayvanlarına zulüm bir yandan, sırf sana kürk olsun, yastık olsun, bok püsür olsun diye canlı canlı yolunan, yüzülen hayvanların haberleri bir yandan… yoruldum.  4 gün oldu uyuyamıyorum. insan ne kötü! bu dünyanın başına gelen en kötü şey insan!

açmasam sosyal medyayı, okumasam, tv bakmasam, blog açmasam filan diyorum. kafamı gömü vereyim toprağa. 4 gündür başım ağrıyor.

baş ucuma düdük koydum, su koydum, deprem çantam var. fakat acı bir gerçek var ki ne işe yaracak onlar bilmiyorum. göçük altında kalan iki arkadaş uyanmışlar yan yana. taşların molozların altında. “nasıl ölücez?” demiş biri. nasıl ölücez? bu gitmiyor aklımdan günlerce. hemen öleyim ben diyorum içimden, bir yandan da hayat tatlı, hayat güzel. peki sonra? çıktın sağ salim… sonra! kimseye ulaşmazsın bu koca şehirde. eşine dostuna, arkadaşına. kimseye! kimse de sana ulaşamaz. öyle küçük şehirlerdeki gibi 2 3 günde kalkmaz o molozlar. yollar kapanır, elektrik olmaz, su olmaz. wc bulamazsın! yiyecek bulamazsın. yağmaya gelirler, tecavüz, cinayet her şey başlar. hiç bir yere kaçamazsın!

günlerdir hep bu düşünceler var aklımda. bir deprem! 10 sn 20 sn sallantı. ve sonrası yok. sonra çok acı, karanlık. bunların olacağını o günün geleceğini bilerek yaşıyoruz. kendimi sıkışmış kalmış hissediyorum. bir hesap yapmışlar, her binaya ortalama 30 kişilik ekip bakacakmış depremden sonra kurtarma timi olarak. 1.000 binanın çökeceği düşünülüyor. en az! 30.000 kişi yapar. bak en azzzz! bu kadar kişi ekipmanları ile binaların başında olacak öyle mi?

deriiiin bir nefes alıyorum. başka şehirlerden ev bakıyorum. ne iş yaparız nasıl yaşarız onun planını yapıyorum. tüm sevdiklerim burada, hayatım burada, arkadaşlarım, ailem, işim, evim burada. buradan başka bir yer bilmiyorum. ama gitmek istiyorum. korkum beni yutuyor. istediğin kadar önlem al, her şeyi doğru yap, kurtul. peki ya sonra?

düzce depreminden sonra yardım paketlerinin içinden dansöz kıyafeti çıkarttım ben, gölcük depremi olduktan 4 saat sonra o zamanın parası ile bir ufak suya 5 TL verdim ben. otobüs keki ile karnımı doyurdum. çadır kentte kaldım, kamyonlarla yağma için başka şehirlerden gelenleri gördüm ben.

ne biçim bir zamana denk geldik biz anlamıyorum ki. bu kadar tanıklık etmek istemiyorum ben tarihe. sıradan ufak minnak dünyamda yaşayıp, mümkünse yaşlanıp, emekli olup, çiçek bakıp köpek, kedi, kuş, tavşan filan besleyip öyle gitmek istiyorum. yatağımda huzur içinde ölmek istiyorum. sevenlerimin arkamdan iyi konuştuğu, ne güzel insandı güzel veda etti, dediği biri olmak istiyorum.

ooof. iki satır güzel şey yazamayacağım özür dilerim. belki bir kaç hafta sonra ben de unutum depremi filan, eskide kalır, konusu geçmez zaten. daha derinlere iterim bu hisleri. ama şimdilik durumum bu!

öbdüm kib bay

tutunamayanlar,tarhana ve patililer

kar yağmayan kışı sevmiyorum. kışı genel olarak seviyorum evet. bunu defalarca söyledim zaten. ama yani kar yağsın lütfen. bu ızdıraplı, ha yağdı ha yağacak soğuklarını sevmiyorum.

bir de ara sıra bizi sallayan depremi sevmiyorum. bana ne kadar çaresiz olduğumuzu düşündürüyor sürekli. neyse bu konuda can sıkmayacağım ama akşam bayaa korktum. ve bugün kalktım işe geldim. hayat devam ediyor çünkü. ve hep edecek.

her ay katılıp payı verdiğim halde hiç trt izlemiyorum. izleyen var mı biliyorum. bu yüzden de tutunamayanları çok geç öğrendim. kadrosu baya hoşuma gittiği için dün birinci bölümü izledim. başıma bir şey gelmeyecekse leyla ile mecnun’a ben de benzettim. ama konusu ya oyuncuları değil. öyle bir havası var. espiriler ya da karakter mi tam bilmiyorum. trt’de olması bile olabilir 🙂 yani ben hissettim ne yapabilirim? bununla ilgili bir sürü yorum okudum da. “lm ile ne alakası var canım saçmalamayın” diyen. çekildiği yerin boğaza yakın oluşu, eski istanbul semti oluşu, boğazın kenarında bankta oturup laflamak filan bana hem lm. 🙂

edebiyatta-pati-izleri-3953667-44-O

bu kitabı okuyorum. evet netten ilk karşıma çıkan görseli koydum buraya. çünkü üşengeçlik. bayıldım ben kitaba. her gün birinin yazsını okuyacağım. adı bile içimi ısıtıyor. arka kapak yazsının başında ” bir kediyle uyumamış ya da bir köpekle dostluk kurmamış yazar yoktur neredeyse!” yazıyor. keşke böyle insan kalmasa. ve bir çok yazarın patililer ile ilgili yazıları var kitabın içinde. hemen biter çünkü incecik ama bitmesin diye günde bir hikaye güzel 🙂

bir de tarhana olayı var. tarhananın hayatıma hiç olmadığını fark ettim. canım ofis kankam “tarhana değince ilk akla gelen il olan uşak”tan gelen tarhanasını benimle paylaştı. peki ama ben bununla ne yapacaktım? hiç tarhana çorbası yapmamış olduğumu fark ettim. olunca içiyorum ama nasıl yapıldığını bile bilmiyorum. derken birden hepsini öğreniverdim. akşam olsa da eve gidip tarhana yapsam. öyle ballandıra ballandıra anlattı ki z. (ofis kankam) bayaa tarhana yükseliyorum şuvanda 🙂

bunların hepsinin dışında iyilik güzellik işte. sıradan standart bir kış geçiyor. kombiyi açmıyorum hafta içi. hafta sonu ise saatli açıyorum. benim bununla ilgili bir derdim yok üşümüyorum. bunu da her türlü ispatladım inanmayanlara. bakınız neredeyse sadece bir kere hasta oldum. diyorum ben kuzey ülkelerine aitim diye ama bir işe yaramıyor.

gideyim de işim varmış gibi çalışayım. perşembe benim dışımda herkes için yoğun bir gün 🙂

öbdüm. kib bay

miyazaki

ben miyazaki ile tanıştım. yani filmleri ile elbette. keşke dememek için burada bol bol iyi ki diyeceğim şimdi.

iyi ki ofis kankam çok uzun zamandır bana miyazaki övmüş. iyi ki kendisi bana dövmelerinden her konu açıldığında buradan dem vurmuş. çünkü kendisinin miyazaki karakterlerinden bazılarının dövmesine sahip. bu kankamın söylediklerini pek kaile alırım bak. ya da bazı söylediklerini mi desem, bir daha düşündüm de. neyse önerdiği filmleri izlemeye çalışır, önerdiği kitapları okumaya özen gösteririm. ama bu sefer bu miyazaki konusu nedense uzun sürmüş. neden sebep bilemiyorum ama bir kere bile açıp izlemedim. ama totoro’ya bayılırım. onu azcık bilmişliğim, maruz kalmışlığım var. aslında bir çok karakterini görüyorum sanıyordum. meğer ben hiç bir şey bilmiyormuşum.

dün annemlerin kahvaltıya gelip gitmesi badiresi arkasından bir şeyler izlemek ve dünyadan kopmak istedim. aklıma miyazaki geldi. ofis kankama da zaten filmlerini yazdırmış, kendime notlar almıştım. oturdum karşısına ve resmen bayıldım. big g geldi filmin bir yerinde ve oturduk birlikte izledik. o da benim gibi bilirmiş ama izlememiş. resmen ağzım açık izledim. o nasıl bir çizim, o nasıl bir hayal dünyası, onlar nasıl açılar nasıl renkler nasıl nasıl naaaasıl?

85fa0838d8f9d934512e805b8ff3c3d2

o kadar güzel kiiii…

ben sadece ruhların kaçışı filmini izledim henüz. ve dedim ki her akşam iş çıkışı izlerim ben eve gidip. mis gibi uzaklaşma kafası. sonra bugün birden bire ortamlara 1 şubattan itibaren bütün filmlerin netflix’de olacağı bilgisi düştü. çalsın sazlaaaaar.

miyazaki beni bir çok şeyden uzaklaştırdı. özellikle de kahvaltıya gelen aile bireyleri ile ilgili düşüncelerden. keza bazen gerçekten anlamıyorum. konuşmak için konuşan insanlara dönüştük bence. birbirimizin asla farkında olamadık ve bu saatten sonra da olamıyoruz. ne onlar beni anlıyor gerçekten, ne de ben onları. böyle bir anlama çabasından da geçtim ben açıkcası. sadece bana düşen şeyleri yapıyorum. onlardan da beklentim artık bu yönde. konuşacak o kadar hiç bir şeyimiz yok ki babam evi 768468 defa tavaf etti annemse hiç.  o kadar sessiz oldu o kadar ne yapacağımızı bilemedik ki tv açtım. ve tarkan ve kurt’u izledik. bayaa izledik. o sırada pasta kesttiiiik, kahve içtiik filan ama gözümüz bizi kurtaracak televizyondan ayrılmadı. onlar kendi evlerinde olmadıkları için bayaa misafir gibi kaldılar, ben ise onlar misafir olmadığı için tutuk kaldım. birbirimizde emanet gibi duruyoruz artık.  buraya onlarla ilgili daha bir dünya şey yazarım aslında ama bundan vazgeçtiğimi hatırladım. ara ara büyük yağdırasım gelse de yapmıyorum. içimdekini tuttuğumdan değil, tam yapıcam ne kadar yorgun olduğumu anlıyorum. ne gerek var deyip devam ediyorum.

yarım günlük diyet maceram gün içinde başladı ve bitti. diyette olma fikri beni yıpratıyor, örseliyor. açlık hissetmeye başlıyorum durduk yere. zaten diyet yapma olayından sıtkı sıyrılan biriyim. bir kere daha anladım ki diyet işi benlik değil. fakat hala şekersiz çay kahve devam. diyette olunca onlara bile şeker koyasım geliyor. ekmek yemeden, aburcuburu keserekten bazı şeyleri çözebileceğime olan inancım var benim. big g şu ıvır zıvırları eve getirmeyi bir bıraksa…

geçen hafta ice bir fikir verdi bana. kendisinin yanında en rahatsız hissettiğim ya da en anlamlandıramadığım, en anlamadığım bir kişiyi seçip, onun hakkında kalemi bile kaldırmadan bir şeyler yazmamı söyledi. sonra  o yazdıklarımı okuduğumda aslında ne çıkacağına bir bakmam gerektiğini, aslında o yazdığım insanın hayatımda başka bir insan olabileceğini hatta benim bile olabileceğimi söyledi. bu yazma işini bu hafta yapmayı planlıyorum. ismi buldum. çok uzak değil ama yakınım olmayan ve varlığı beni rahatsız eden, huzursuz eden biri. hep de merak etmişimdir neden böyle hissettirdiğini. sanki tüm olumsuzlukların vücut bulmuş hali gibi benim gözümde. çıkanları elbette burada paylaşmayacağım ama bir aydınlanma yaşarsam onu yazarım 🙂

gidiyorum. keza biraz işim var. biraz hüzünlü ama çok güzel bir şarkı bırakıyorum.

neredeyse unutuyorduuuuum.  rock ruhu ölmez. rockfm kapanmış olabilir amaaaa

https://therock.com.tr/ üzerinden dinliyoruz. susmuyoruz. metehancığım yine şahane bir şey yapmış ve rock ruhunu yaşatmak adına güzel bir işe girişmiş. henüz sadece web’den dinleniyor. ama hemen hemmmeeennn app yapılsın yıkılsın ortalık. rock forever ulan!

öbdüm kib bay